ÖZGÜR PENCERE Forum Ana Sayfası  
SSS Arama
Üye Listesi Edebiyat ve Sanat Derneği
Profil Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun
Kayıt Ol Giriş
ERTERD'den KÖŞE Yazıları
Sayfa Önceki  1, 2, 3 ... 9, 10, 11, 12  Sonraki
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    ÖZGÜR PENCERE Forum Ana Sayfası -> Köşe Yazıları/Makaleler
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pts Arl 07, 2009 09:59    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

YURDUMUN İNSANI
Araba vapuru İstanbul Boğazı’nın tarihe mal olmuş sularını yararak hafifçe ilerliyordu. Denizin iyot kokusunu içime çektiğimde, martıların çığlıkları da şehrin gürültüsüne karışıyordu. Hele bir tanesi, geminin en üst direğine konup, yol boyu ayrılmadan bizlerle birlikte yurdumu kuş bakışı seyrediyordu.
Benim yurdumun her tarafı cennetti… Denizi, dağı, taşı, toprağı, ağacı ve çiçekleri mis gibiydi… İçinde hiçbir yabancı maddeyi barındırmazdı… Her yıl çoğalarak yurduma gelen turistler, ülkemin özellikle doğasına, sokakların temizliğine, asfaltların çukur olmamasına, trafiğin düzenine, insanlarımızın sıcaklığı yanı sıra esnafların dürüst davranması ile yardımseverliklerine hayrandılar. Ülkelerine gittiklerinde hep bunları anlatırlardı.
Yurdumda hiç fakirlik yoktu. Herkes rahattı. Zaten herkesin evi, arabası ve iyi/kötü mutlaka bir işi vardı. “ İşsizlik” sözcüğü nedir hiç bilinmezdi. Bunun içinde, kimse kimseyle ilgilenmez, dedikodu yapmaz, teröre de hiç bulaşmazdı.
Bilim ve teknolojide bütün dünya ülkelerinden önde olduğumuz için, herkes en azından bir üniversite mezunuydu. Yurdumun insanı, elinden hiç kitap düşürmez, kafasına taktığı en ufak bir konuyu bile araştırır ve tartışırdı. Trenlerde öyle inekler gibi bön bön bakmaz, herkesin elinde mutlaka bir kitabı vardı. Yurdumda, dershane ve özel okul yoktu. Çünkü her okulu başlı başına bir “Kolej” havasındaydı. Her öğrenci, iyi yetişmiş öğretmenleriyle birlikte, dünya eğitim sıralamasında hep üstlerde kalarak kimseye birinciliği bırakmazdı. Okulundan mezun olan öğrenciler ise üniversite sınavlarına bile girmeden, hemen işini bulabilirdi…
Benim yurdumun çalışan insanları, maaşlarıyla gül gibi geçinirdi. Aldıkları maaşların ancak yüzde onunu giderlerine harcadıktan sonra, geriye kalanıyla da iyi beslenir, eğlenir ve gezerdi. Öyle yalnızca akrabalarına gitmez, yurt dışına en az üç-beş defa çıkar, diğer ülkelerin kültürleriyle daha da bilgilenerek öğrendiklerini de yakınlarıyla paylaşırdı.
Yurdumun insanı rahat geçindiği için “Grev”e gitmezdi. Haliyle işverenleri tarafından da “Lokavt” yemezdi. Bir patronları vardır, dünyaya örnektir. Patronlar, kazandıklarını hep kendi yemez, çalışanlarıyla da paylaşırdı. Onlarında refah içinde olması gerektiğini düşünerek, “Asgari ücret”i lügatlerinden çıkartmışlardır. Böyle olunca sendikalarda rahat çalışarak, ikide birde masaya oturmak zorunda kalmazdı. Zaten hükümet verdiği dolgun ücretle çalışanlarını hep korumuştur. Benim yurdumun insanı sokakta pankartla yürümeyi bilmez. Sokakta yürürken, Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi Rumu ve diğer etnik gruplarıyla hep birbirine “Selam” verir ve hatırlarını sorar, hatta zorda olanın yanında olduğu için, sorunlu insan da kalmamıştır. Doktorlar artık görev yapamaz hale gelir, ilaç firmaları da ülkemiz açısından muzdariptir. Tek ilaç satamadığı ülke, yurdumuz olmuştur. Hastane odaları hemen hemen boştur. Depresyon ilaçları kullanılmadığı gibi bağışıklık sistemleri de güçlü olduğundan domuz gribini bırakın, başka ülkelerin ürettiği mikroplarda yurdumun insanına hiç bulaşmaz… Başka ülkelerin verdiği ilaç giderleriyle biz, uzay araştırmalarına daha çok pay ayırırız. Zaten uzay çalışmalarımızla dünyaya örnek olmuşuzdur. Yakında Mars’a göndereceğimiz insansız aracın, orada yapacağı çalışmaları merakla beklemişizdir.
Atamızın dediği “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” prensibiyle, bırakın tüm sınır komşularımızı, diğer devletlerle de barış içinde olmanın gururunu yaşarız. Yardıma muhtaç olan ülkelere onları sömürmeden ve hiçbir menfaat düşünmeden yaptığımız yardımlarla yurdumun insanı olarak hep övünmüş ve dünyaya örnek olmuşuzdur. İMF ve Dünya Bankası ülkemize girmediğinden, ülkemiz olarak da, dış borcumuz bulunmadığı gibi, Merkez Bankamızda biriken döviz ve altın stoklarımızla dünyanın önde gelen devletleri arasında olmaktan gurur duyarız.
Benim yurdumda, Adalet denildiği zaman akan sular durur. Zaten hapishanelerde boş olduğundan önceden yapılan cezaevleri okul olmuştur. Yargı personeli bağımsız olduğundan hiçbir iktidar onları baskı altında tutamaz. Danıştay, Yargıtay ve Anayasa Mahkemelerine pek iş düşmediğinden, kadroları da en alt seviyeye düşürülmüştür. Ayrıca, Adliye Saraylarına dava gelmediğinden, birçoğu da yıkılarak yerine “Araştırma ve Geliştirme Merkezleri” kurulmuştur. Bu nedenle öğrenciler arasında, Avukatlık, Savcı ve Hâkimlik gibi kadrolarının seçimi de pek tercih edilmemektedir. Polisler ise, ne trafikte ne de asayişte olay olmadığı için çalışamamaktan yakınmaktadırlar. Çünkü yurdumda, hırsızlık, rüşvet, gasp, ihale yolsuzluğu, tecavüz, cinayet, olmadığından, oralarda, azalan kadroları ile yurdumun güvenliğini göstermelik olarak yapmaya devam etmektedir. Gazetelerimizin üçüncü sayfaları da doğal olarak yerini “Faydalı Bilgiler” kısmına bırakmıştır. Köşe yazarları da konu bulamadıklarından, daha çok bilime odaklı yazılarıyla ülkenin ileri gitmesine yardımcı olmuşlardır.
Hele yurdumun siyasetçilerini bir görseniz, bütün dünya bize imrenir. İktidar, Atatürk’ün çizdiği bilim ve çağdaşlık yolunda muhalefetle birlikte kol kola, insanların refahı için gecesini gündüzüne katmıştır. Her hafta muhalefet lideriyle bir araya gelerek, aldığı güzel kararları hayata geçirerek kendilerine oy verenleri utandırmamıştır. Yurdumun muhalefeti de zaten iktidara gelmeyi hiç düşünmez ve önemsemez. Çünkü iktidara gelse bile yapacakları yine iktidarın politikalarına benzeyecektir. Milletvekillerinin bulunduğu mecliste ise hiç kavga olmaz. Çünkü tüm milletvekilleri ülkesinin toprak bütünlüğü ve milletin beraberliği tezini savunur.
Yurdumun sanatçısıyla, sporcusuyla dünya’ya örnek olmuştur. Her katıldıkları yarışmalarda, sportmence birinciliklerini alarak, bayrağımızı göndere çekerler. Alt yapımızın kuvvetli olması nedeniyle de öyle başka ülkelerin sporcularına da bel bağlamaz. Hele yazarlarımız çok özgürdür. Her yıl, “Dünya Gazeteciler Birliği”nin düzenlediği “En Özgür Basın” değerlendirmesinde hep birinciliği alarak diğer ülkelere örnek olmuştur. İktidar ve muhalefetin öncelikli prensibi, yurdumun insanının Özgür Düşüncesiydi. Kimsenin telefonda dinlenmesini istemezdi. Çünkü insanına çok güvenirdi. Onların kötü düşünceler üretmeyeceğini bilir ve düşüncelerinden dolayı da kimse hapishaneye yollanmazdı. Kendilerine karşı yazılar yazılsa bile…
Vapurun çığlığı arasında iskeleye yanaştığımızda martıda bir çırpıda uzaklara hayallerimiz gibi uçuvermişti. Vapurdan çıkan araçlarda kızan şoförlerin bastığı kornalar arasında trafiğin keşmekeşliğine bir bir karışıyordu.
Arabanın penceresinden salyası akarcasına bağıran şoför;
“ Önüne baksana lan!... Sana ehliyet verenin var ya…”
Sevgiyle ve sağlıcakla kalın… Exclamation


06 Aralık 2009/Bursa
Ertuğrul Erdoğan
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Özen Kıraç
Özgür Dost


Kayıt: 05 Şub 2004
Mesajlar: 8772
Nerden: Yaşamdan
/>

MesajTarih: Pts Arl 07, 2009 19:33    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sevgili dostum Ertuğrul, sabah Mesut Yar'ın programına cıkmış. Her sabah izlerdim, bu sabah kaçırdım. O da Ertuğrul'u konuk ettiği güne denk geldi.. Smile Neyse facebook dan izlerim artık...

Başarılarının devamını dilerim sevgili Ertuğrul...

Önemli not: ,Mesut Yar'a onu çok sevdiğimi söyledin, de mi? Smile))))
_________________
İki rayı gibiyiz demiryolunun, yakın olması neyi değiştirir ki son istasyonun... Sunay Akın

Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Çrş Arl 09, 2009 22:21    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Özenciğim,

Teşekkür ederim. Kendimi bir anda Star Tv'nin "Uyan Türkiye Uyan" programının stüdyosunda, Mesur Yar sunum yaparken buldum. Hem programı canlı izledim. Hemde program aralarında Mesut Yar'ın taşlamalı esprileriyle sıcak bir gün geçirdim.
Ben kendisiyle program bitiminde görüşmeyi düşünürken, beni canlı yayında yanına davet etti. Bir -iki dakika beni "Bu yüze dikkat edin, geleceğin edebiyatcısı" diye tanıttı. Kendisine buradan da teşekkür ederim. Ancak, bu kararı Türk edebiyat dünyasının değerli okurlarının vereceğini biliyorum ve bende bu doğrultuda çalışalarıma yılmadan devam ediyorum.
Program sonunda odasında her konuda uzunca sohbet ettik... Oda bende gizli kalsın..
Özenciğim, selam konusuna gelince, stüdyoya girdiğimde, başka bir dünyada gibiydim... Ve l m sorry.. Rolling Eyes Beni tekrar çağıracak unutmazsam söz.. Şu sıralar bol bol havuç ve ceviz yiyorum... Sanırım ne demek istediğimi anlamışsındır. Sevgilerimle, kendine iyi bak... Exclamation
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Özen Kıraç
Özgür Dost


Kayıt: 05 Şub 2004
Mesajlar: 8772
Nerden: Yaşamdan
/>

MesajTarih: Prş Arl 10, 2009 10:08    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Valla affetmiyorum Smile ikinci defa çağırdığında, beni de yanında götürürsen affederim Smile))))
_________________
İki rayı gibiyiz demiryolunun, yakın olması neyi değiştirir ki son istasyonun... Sunay Akın

Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pts Arl 14, 2009 13:27    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Anlaştık... Sevgiler...
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pts Arl 14, 2009 13:28    Mesaj konusu: HÜZÜN KOKUSU Alıntıyla Cevap Ver

HÜZÜN KOKUSU
Yaşadığım şehir Bursa’da restore edilen 500 yıllık Osmanlı mirası Ördekli Hamamı, artık Bursa’nın önemli bir Kültür Merkezlerinden birisi oldu. Şehrimizin şiir yorumcularından “Sebahattin Abi” yi oğlum ile birlikte ikinci kez izlemeye gittim. Türk şiir tarihine damgasını vurmuş, Atilla İlhan, Nazım Hikmet, Özdemir Asaf, Yunus Emre ile daha nice şair ve ozanların şiirleri, kültür merkezinin gök kubbesinde yankılanarak, aşkların en güzelini, ayrılıkların hüznünü, kavuşmaların sevincini ve yaşamdan ilginç kesitleri, fon müziğinin ahenginde kulaklarımızda name olup, yüreklerimizi serinletti.
İşin kötü tarafı, salonda “Şiir Dinletisi”ne ilgi maalesef azdı. Dışarıdaki açılımı izlemekten, şiirin açılımı, belki de kimsenin umurunda değildi. Yağmur da hızını kesmiyordu… Ekran ardındaki gelişmeler ise insanın içini karartıyordu. Son zamanlarda herkesin ağzından düşmeyen “Açılım” yerini “Kapanış”a bırakmış, barış güvercinleri şiir dizelerine girebilmek için, Kültür Merkezi’nin taş duvarları arasına gizlenivermişti…
Sebahattin Abi, mikrofonik ses tonuyla;
“ Hüzün kokuyor, soğuk odada,
Gecenin karanlığı haykırıyor,
İnsanın içini burkan sessizlikte,
Ölüm döşeğinde gülümsüyor,
Bedenin yok olmuşluğunda,
Yaşamla dalga geçiyor,
Herkese “Elveda” diyen bakışlar,
Ve gözlerden süzülen yorgunluk,
İki damla gözyaşında,
Bir el sallayıp sonsuzluğa,
Geride ne sevdalar kaldı,
Ne keder,
Ne de kahkahalar…” dizeli “Hüzün Kokuyor” adlı şiirimi seslendirdiğinde, Bursa Mustafakemalpaşa’da grizu patlamasında, yerin 200 metre derinliğinde ekmek mücadelesinde can veren 19 işçinin yaşam öyküleri, gözlerimin önünden film şeridi hızında geçerek, gecenin karanlığıyla birlikte gözyaşıma ortak olmuştu…
Biliyordum, bu ülkede milyonlarca çalışanımız, işten çıkarılmamak pahasına asgari ücretin kıskacı altında, zor koşulları kabul ederek orta çağ zihniyeti ile çalıştırılarak, işverenlerin zenginliklerine zenginlik kattıklarını hep söyledik… Sendikalarca hak aranan masanın etrafında genelde hep ücretleri tartıştık. Hiç çalışanların sosyal haklarını ve sağlıklarını ön planda tutmadık…
“Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar” diye bir deyim vardır. Hele “Tok, açın halinden anlamaz” derler ya, işte bu tam asgari ücretle geçinme mücadelesi verenler için biçilmiş bir sözdür… Ben iddia ediyorum ki, toplumun belirli büyük bir kesimi, tam anlamıyla beslenemiyor, beslenemeyince de bağışıklık sistemleri iflas ediyor ve ardından da sağlıksız bir toplumun, hastane köşelerinde sürünmesi ise, ilaç firmaları ile son zamanlarda hasta yatak sayılarını çoğaltma yarışında olan hastane patronlarının iştahlarını kabartıyor...
“Domuz gribi” can almaya devam ediyor..
Uzmanlar ne diyor? İyi beslenin…
“Neyle?”
Her halde ücretlilere verilen buçuklu zamlarla değildir!…
“Yiyin beyler, yiyin, aksırıncaya, tıksırıncaya ve çatlayıncaya kadar yiyin! Bu han-ı iştiha sizindir” diyen Tevfik Fikret’in dizeleri kulaklarımı tırmalıyor…
Şiir dinletisi bittiğinde, yüreklerimizin ısındığını, içimde aşk, hüzün, özlem duygularını enjekte ederek salondan çıktığımda, egzotik kafede, oturan iki gencin neylerinden çıkan nağmeleri, kültür merkezinin gök kubbesinde yankılandığında oradan hiç ayrılmak istemedim.
Soğuk geceye kendimizi salıp, dikiz aynasından geriye baktığımda, ne aşklar, ne özlemler, nede hüzünler kalmıştı. Çöp karıştıran bedenler, geniş çuval içine geri dönüşüm malzemelerini atmanın çabası içindeydi… Belki de kim bilir hangi hainlikler yurduma çöreklenip, sevgiden ve aşktan yoksun yüreksizlerin ellerinde karartılacaktı…
Sevgiyle ve dış güçlerin oyunlarına gelmeden uyanık kalın… Exclamation


Ertuğrul Erdoğan
13 Aralık 2009/Bursa
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pzr Arl 20, 2009 14:16    Mesaj konusu: BİR DOST... Alıntıyla Cevap Ver

BİR DOST…
Bu yazımda sizlere, ne “Açılım” , ne Mevlana’nın “Gene gel/ ne olursan ol,/ ister ateşe tap, ister puta/ ister yüz kere tövbe etmiş ol/ ister yüz kere bozmuş ol tövbeni/ umutsuzluk kapısı değil bu kapı/ nasılsan öyle gel.” Diyen ünlü sözüne inat, birbirlerine küs olan liderleri, nede sokak olayları karmaşasında önce “İstifa edeceğiz” diyen, daha sonra da İmralı’dan aldıkları talimatla Meclis’te yeni partiyle kalacaklarını söyleyen kapatılan DTP ‘ den bahsetmeyeceğim…
18/19 Aralık tarihleri arasında yapılan Bursa 13. Edebiyat Günleri’nin bu yılki konusu, Modern Türk Şiiriydi. İlk gün, Teyyare Kültür Merkezi’nde Bursa İlahiyat Fakültesi’nin Tasavvuf Edebiyatı uzmanı Prof Dr. Bilal Kemikli’nin başkanlığında, Yeni Şafak Gazetesi’nin kurucu kadrosunda bulunan ve “Töre”, “Mavera”, “ Dergâh” gibi dergilerde yazan Şaban Abak, yine Uludağ Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi’nin “Klasik Türk Edebiyatı Tasvir Geleneği” konusunda uzmanlaşmış Yrd. Doç. Dr. Saadettin Eğri ve TCDD’nin Basın Müşaviri ile Celal Fedai’nin katıldığı söyleşide ağırlıklı olarak “Türk Tasavvuf Edebiyatı”nın irdelendiği konuşmaları dinledikten sonra, iş arkadaşlarımın adıma düzenledikleri “ Emeklilik Gecesi”ne ailemle birlikte katıldım.
Çalışma hayatı birçoğumuzda iyisiyle kötüsüyle mutlaka iz bırakmıştır. Ben çalıştığım yerleri hep aile ortamı olarak gördüm ve bu felsefemide tüm arkadaşlarıma yansıtmaya çalışmışımdır. Kendini bilmez üstün, astlarına gereksiz baskılarda bulunduğu ortamlar çalışanlara zehir olurken, onca iş yoğunluğu içinde bizler takım ruhuyla bir bütündük. İşte böylesi bir gecede PTT’deki çalışan arkadaşlarımı hep birlikte görmek, beni oldukça mutlu etmişti. Hele eğlencenin doruğunda, yan servisimizde çalışan ve daha sonra Samsun’a giden dostumuz Coşkun Karaca’nın gönderdiği e-telgraf hepimizde duygu seli yarattı. Bunu sizlerle de paylaşmak istedim;
“ ERTUĞRUL ERDOĞAN’A VEDA…
Bursa Öğretmen Evi,
Yılmaz Erdoğan’ın Neşeli Hayatı”nı daha yeni izliyoruz, senin son Cuma’sına şunun şurası ne kalmış; yedisi çıkmış çocuğun hayattan aldığı kadar.
İlk yedi ile başlayıp yetmişlere uzanan yolda Salvador Dali’nin Belleğin Azmi’ndeki gibi eridiğini görüyor insan zamanın. Zamanı eritenin, zamanın bitmesi ölçüsünde sevdiklerimizi çoğaltması bize bahşettiği en güzel hediye…
Söze sultan ile başlamak gerek hakkını vermek adına. Hatırlıyorum mecburi bir asansör yolculuğunda tartışma ile başlamıştı tanışıklığımız belki de birbirimizi daha iyi tanımamız adına. Demeyeceğim iyi dostluklar kavgayla başlar diye ama örneği olsun diye bizi koysunlar Ekşi Sözlük’e. Eğer tanımı olacaksa. Selam sana Sezin Sultan selam sana Sezin Abla.
Hey Bay! Yürü de görsün endamını benim diyen kaç tane Polat varsa oralarda. İyi ki yokum orda, bunu da unutma, sevmem benden kaytan bıyıklısını civarımda. Yollardım seni dokuz sekizlik notalarınla. Selam olsun Eren sana.
Daha doğarken şanslı doğmuşsun ne diyeyim, biz daha para biriktireceğiz ulaşmak için senin makamına. Hacı’m selam olsun sana.
Yalan söylüyorlar pancardan çıkarmış diye. Kapkara şey o canım, kim inanır bembeyaz şekerin ondan çıktığına. Git de gör Bursa’ya, şeker kimmiş nereden çıkmış, diye. Selam olsun Ahmet Ağabey sana.
İbrahim Bey bir kez görüştük, selam olsun sana da.
En sevdiğim arkadaşımın en sevdiği olarak yazmıştım belleğime. Samimiyet, içtenlik ve iyi niyet belli ki vücut bulmuş aynı çatıda. Hasan’a bağımlı tanışıklık nihayete erdi. Artık o kendi varlığıyla değerli, ne mutlu sana Hasan ve değerli bir hazinen var. Selam olsun Göksu’nun annesi sana, selam olsun Filiz sana.
“Aynı ruhun iki bedende dolaşmasıdır” diyor Montaigne denemelerinde dostluk için. Fazla söze ne hacet, inşallah diyelim o bedenlerden biri olma ümidine. Yaradılışındaki insan sevgisinin Muro’yu bile kıskandıracağı dost, sana da selam. Sana da selam olsun Hasan.
Ve böylesine değerleri bir çatıya toplamış orkestra şefi, bilgi ve tecrübesiyle herkesi kendine hayran bırakan Mustafa Sabri, müdürüm, sana da olsun selam.
Evet, kime kısmet olur sevilmek, arkasından tebessümle bahsedilmek, kime kısmet olur, insanı kırmanın hayata gelişin gayesine ters olduğunu bilerek yaşamak. Kime kısmet olur bir bardak su istese barajların ona feda edilecek olduğunu bilmek. Bu ayrılık veda değil. Bir kapın vardı gidecek, bak çoğalarak kaça ulaştı. Ayrılışın bir de filiz bıraktı; çalışkan, güler yüzlü, ne yaptığını bilen. İpliğini almış eline başlamış ince ince işlemeye. Benden selamı Oya’ya da sen ilet, buradan göremediğim oradaki herkese ileteceğin gibi. Seviyoruz seni Ertuğrul Erdoğan, Serpil Hanım ve Ege ile yolun bahtın açık olsun, neşeli bir hayatın olsun…”
Ünlü Alman düşünür Nietzsche, bir sözünde; “ Güller, laleler, karanfiller, bütün çiçekler solar, çelik ve demir kırılır ama gerçek dostluk ne solar, ne kırılır..” Benden de selam olsun gerçek dostluklara…
Gelelim Bursa 13. Edebiyat günlerinin son gününe… Bir gün önce, “Sen Ağlama Bebeğim” adlı şiir klibimin gösterimi için Büyükşehir Belediyesi’nin bilgisayarına yüklendi ve tarafıma da telefonla bilgi verileceği söylendi. Bekledim. Bir yanıt yoktu. Şiir dinletisi için gittiğimde, sorumlu Servet Hocaoğlu’na “Şiirimin gösterimi olacak mı?” diye sorduğumda, aldığım yanıtta; “Hayır” dı. Bursa’da bir yazan olarak, o an üzüldüm ve kendisine, programı protesto ettiğimi söyleyerek salondan uzaklaştığımda, dışarıdaki yaşamda şiir ahenginde yine devam ediyordu…
Teyyare Kültür Merkezi’nden uzaklaştığımda, acaba on üç rakamının uğursuzluğu gibi,”Edebiyat Gününe de siyaset mi bulaşmıştı? Diye de kendi kendime sormadan edemedim…
İşte size şiir klibimin linki, “Modern Şiire” örnek mi, değil mi? Siz karar verin…
http://video.milliyet.com.tr/Web/BlogVideoIzle.aspx?VideoId=17848

Sevgiyle ve dostça kalın… Exclamation

Ertuğrul Erdoğan/Bursa
20 Aralık 2009
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pts Arl 28, 2009 13:22    Mesaj konusu: SAHİ, BİZ NEREYE GİDİYORUZ? Alıntıyla Cevap Ver

SAHİ, BİZ NEREYE GİDİYORUZ?
Temiz duygularla verdiğimiz kurbanlıklarda yapılan yolsuzluklarla kurbana geldik!
Tekel işçilerini Ankara’nın ayazında biber gazı eşliğinde havuza döktük!
Bir partiyi kapattık, İmralı’dan gelen talimatla Meclisteki yerini alan BDP’nin tabelalarını yeniledik!
İtfaiye çalışanları özelleştirmeye karşı Boğaz Köprüsü’ndeki eylemleriyle mücadelelerine devam ediyor…
Ormanlarımızda, yeni yıl için çam ağaçları kökünden sökülerek satılıyor… Tutuklanan askerler geride gözü yaşlı sevdiklerini bırakarak intihar ediyor…
Bu arada her dört gençten birisi işsiz…
Para hırsıyla alınmayan önlemlerde, işçiler metrelerce yerin altında can vererek, cesetleri simsiyah oldu…
Polisler, biber gazının acısını Milletvekilinden de çıkartıyor…
İkiye bölünmüş medya, yine kafa bulandırmaya devam ediyor…
Domuz gribinden ölenleri unuttuk, kim bilir kaç kişi daha toprağa verildi bilmiyoruz…
Şans oyunlarına bel bağlayan toplum, biletleri hemen hemen tüketti. Alamadım diye üzülmeyin, sahte biletler umudunuza cirit atıyor!…
Cep telefonlarındaki tarife kurnazlığı cepleri yakmaya devam ediyor…
Doğalgaz’da Ocak ve Şubat aylarında gelecek zamlarla, battaniye fiyatlarını iki katlayacak, siz en iyisi mi, bir odanızın peteğini daha kapatmayı ihmal etmeyin…
Kapatmak dedikte, aklımıza kapatılan DTP’nin yerine teşkilatlanan BDP’nin açılımını, Kandil’den gelen PKK’lının yaptığı geldi…
Rum Ortodoks Patriği Bartholameos, Amerikan televizyonuna; “Türkiye’de çarmıha gerildik” diyerek şikâyet etmiş, Aynı patrik Noel kutlamaları için ibadetini özgürce yapıyordu...
Gelelim hep bir olayın ardından konuşma özgürlüğü bulan insanların sözlerine! Elazığ milletvekili Feyzi İşbaşaran; “ Ben fikrimi hep açık söyledim. Susmadım. Devletin ormanında kaçak villa yapmadım. Milyon dolarlarla ifade edilen rüşvetle protokol yapmadım. Özelleştirme mallarını peşkeş çekerken kimseye aracı olmadım. El feneriyle, Deniz Feneriyle hiç kimsenin malını götürmedim. Damadımın yönettiği şirkete radyo ve televizyonda almadım. Oğluma gemicik filanda almadım. Dünden beri evimin etrafında sivil adamlar dolaşıp duruyor. Bütün dünyaya, demokratik ülkelere, AB Büyükelçilerine sesleniyorum. Sesimiz kısıldı. Susturuluyoruz. Şantaj yapılıyor. Ölümle tehdit ediliyoruz. Benim çoluk çocuğumun ve eşimin can güvenliği kalmadı. Başıma bir şey gelirse sorumlusu Tayip Erdoğan’dır” diyerek zehir zemberek açıklamada bulunuyor. Ben bir şey anlamadım! Anlayanlarınız oldu mu?
Devam edelim.
Öğrenciler ellerinde kalem olması gerekirken, satırlarla birbirine tahammülsüzlük göstererek saldırıyorlar…
İnsan yakmaya alıştığımız şu günlerde, yine bir öğrencinin yüzüne Tuz Ruhu atılarak geleceği çirkinleştiriliyor.
Ya çorba içen magandalara ne dersiniz? Yahu siz hiç çorbanın içine konulan sirke yüzünden, rastgele tabancasını ateşleyerek ortalığı bir birine katanı hiç duydunuz mu? Pes doğrusu!
Vatanını, Yunanistan’a üç kuruşa satan ajanları işittiniz mi? Yuh olsun onlara ve onun gibi vatanını satanlara!...
Son yılların modası “Darbe” ve “Suikast” söylemleri arasında, iki subayın yakalanarak ardından gelen polisin Cumhuriyet Savcıları eşliğindeki kışla operasyonu, ben yazıyı yazmaya devam ettiğimde hala sürüyordu…
Kişinin kişiye güveni kalmadığı bir ortama doğru sürükleniyoruz. Hani hep kurum içi eğitimlerde; “TAKIM RUHU” derlerdi. Sanırım biz, bunu yitirdik…
Adı bende saklı kalsın, sekizinci sınıf öğrencisine soruyorum;
“ Son günlerde okuduğun kitabın adını söyler misin?” Başını kaşıyarak sessizce;
“ Okumadım ki…”
“ Son üç ayda neler okudun?”
“ Hiiiççççç”
“ Peki, gazete okur musun?”
“ Spor gazetesi dâhil mi?”
“ Hadi olsun bakalım”
“ Fanatik”
“ Peki, hiç kitap ve gazete okumadan, insanlarla nasıl konuşacaksın?” dediğimde, öğrencimiz başı önünde eğik ve sessizdi… Yazık, ki, ne yazık!...
Şimdi baştan aşağıya gelişmeleri bir toplayın, sonrada yukarıdan başa doğru unuttuklarımızı siz ekleyin. Bölmeye ve çarpmaya hiç gerek yok. Geriye ne kaldı dersiniz?
Bence koskocaman bir “ Sıfır”
Sahi aksiyonu bol başka bir ülke biliyor musunuz?
Vallahi Cüneyt Arkın’ın Bizans oyunları içindeki mücadelesini bile solladık!...
Biz nereye gidiyoruz? Bir bilen var mı?
Bu sorunun yanıtını da siz aramaya devam edin…
Dikkat Dikkat! Son dakika!.. Yeni yılın ilk zamları kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır!.. Hadi kolay gelsin!.. Eğlenebilirseniz eğlenin bakalım televizyonun karşısında, çizgili pijama ve terliğinizle… (Tuzu kurular, siz hariç…)
Yeni yılınızı kutlar, sağlık ve mutluluk dilerim.
Sevgilerimle… Exclamation

Ertuğrul Erdoğan/Bursa
27 Aralık 2009
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Özen Kıraç
Özgür Dost


Kayıt: 05 Şub 2004
Mesajlar: 8772
Nerden: Yaşamdan
/>

MesajTarih: Pts Arl 28, 2009 13:27    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yine begenerek okudum... Mutlu yıllar sevgili Ertuğrul... Bursa'ya selamlar...
_________________
İki rayı gibiyiz demiryolunun, yakın olması neyi değiştirir ki son istasyonun... Sunay Akın

Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pzr Oca 03, 2010 22:47    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Özenciğim, teşekkür ederim. Sana ve küçük kızımızada iyi yıllar dilerim. Sevgiyle kal...
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pzr Oca 03, 2010 22:48    Mesaj konusu: İSTANBUL'DA BİR GÜN... Alıntıyla Cevap Ver

İSTANBUL'DA BİR GÜN...

Allah’ınızı severseniz siz aklınızı mı yitirdiniz? Şimdi bu soruda nereden çıktı demeyin! Magandası bol ülkemizde kalabalık arasında bir bayan olarak hiç yılbaşı kutlaması yapılır mı? Evet, eğlence adına sokaklara fırlattığımız cam, vazo ve evlerde giydiğimiz pijama, terlik ve televizyon karşısında yaşlı bir yılı daha geride bırakıp, sanki yeni gelen yılda, hiç kötülüklerin olmayacağı inancıyla kutladık…
Yorgun yılın son günlerinde taşı toprağı altın dediğimiz İstanbul’daydım. İşimin erken bitmesi üzerine kendimi Eminönü’ne attım. Yaşlısı ve gencisiyle balık tutanlar köprünün başında, uzun uzadıyaydı. İstavritler hemen hemen her balıkçının önünde canlı ve tazece alıcılarını bekliyorlardı. Balıkları görünce, Eminönü’nde balık yemeden olmazdı. Teknelerin dalgalardan oldukça sallandığı tarihi dekorlu kayığa yaklaşıp, ekmek arası balığı küçük tabureye oturup yemeğe başladığımda, turistlerde deklanşörün parlaklığı arasında gülümsüyorlardı. Biliyorum hani ağzınız sulanacak ama Turşu’da mideme giden balığa iyi yol veriyordu.. Eminönü, yılsonu mu bilinmez, insan kaynıyor ve her yerinden yaşam fışkırıyordu. Yeni cami çevresinde dolanıp duruyorum. Yaşlı amca ve teyzelerden alınan buğdayların güvercinlere serpilişlerini izliyorum. Biraz ileride Nimet Abla’nın piyangolarını almak için ‘umut kuyruğu’ uzadıkça uzuyordu. Mısır Çarşısı yine bildiğiniz gibi yerli ve yabancı turist kaynıyordu. İstanbul’un arka sokakları pek yamandı. Bakırcılar Çarşısı’na dalıyorum. Hamallar yeni yılı umursamadan sırtındaki onlarca yükle kan-ter içinde para kazanmanın çabasındaydılar. Otobüs duraklarının önü insan yığını, inen-binen birbirine karışmıştı. Durağa yaklaşıyorum, altmış yaşlarında, babayiğit, sarışın, kafasında takkesiyle bir adam, gözüme takılıyor. Oturakların sonuna mekân edinmiş, kendi kendine mırıldanıyordu. Ayaklarının dibinde üç pet şişesi, biri büyüktü. Birini sürekli alıp, içine tükürüyor, diğer çay renginde olanı ise kafasına dikiyordu. Büyük pet şişesinde ise su olduğu belliydi. Şaşkınlıkla izliyor, ara sıra savurduğu küfürlü konuşmalar ise herkesin ilgisini çekiyordu. İçimden “Yazık” diyerek çay içmek için bir yer aramaya yöneldiğimde kendimi Yeni Cami’nin arka cephesinde buldum. Köhne bir restoran mı, çay bahçesi mi, anlamadan bir masaya oturdum. Suratı asabi ve biçimsiz bir tip;
“ Yemek mi abi?”
“ Hayır, çay alayım” dediğimde, küçük bardakla çay masama konmuştu. Hem gazetemi okuyup, hem de çayımı yudumladığımda pırıl pırıl bir genç;
“ Boyayalım mı abi?” sözüne, “ Hayır” demeden ayakkabılarımı uzatmıştım. Fırça ayakkabılarımı parlattığında, yanıma yaklaşan yaşlı teyzenin;
“ Evladım peçete lazım mı?” sözüne yine “Hayır” diyemeden cebimdeki bozuklukları boşaltmıştım. Çayımı son kez yudumlayıp, bir lirayı tabağın kenarına bıraktığımda, garson hemen yanımda bitmişti. “ Abi üç lira” dediğinde, içimden “Yuh be soyguncu musunuz?” dışımdan da; “ Allah Allah ne kadar da ucuzmuş” sitemiyle parlayan ayakkabılarımla İş Bankası’nın müzesine girmiştim. İkinci kata çıktığımda, 1924 yıllarında kullanılan daktilo, hesap makineleri, kumbaralarla karşılaşıyorum. Çocukluğumuzda babamın getirdiği metal kumbaraya gözüm takıldığında birçok anılarımda gözümün önünde canlanıyordu. Nasılda annemin tokasıyla kumbaranın içini kurcalar ve biriken paraları çıkarmaya çalışırdık. Kendi kendime gülerek kumbaranın resmini çektiğimde, güvenlik görevlisi de yanımda bitivermişti. Bana; “Fotoğraf çekmek yasak” uyarmasıyla, makinemi cebime koyup, diğer belgeleri incelemeye devam ediyordum.
Sizlerle iki belgeyi paylaşmak istiyorum. Umarım ilginizi çeker. Antalya İş Bankası’nın 9 Şubat 1933 de Umum Müdürlüklerine yazdığı yazıda bakın neler yazıyor;
“ Cumhur reisi Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Başvekili İsmet Paşa, hazaratının Antalya’yı teşrifleri münasebetiyle ihtiyar eylediğimiz 191,13 lira masrafın müfredat pusulası ile banka namına kurulan takın fotoğraflarını leften taktim ediyoruz. Şubemizin bütçesinden bu gibi masrafların tediyesine mahsus bir fasıl mevcut olmasına binaen mezkûr 191,13 liranın Umum Müdürlüğümüze tesviyesini istirham eyleriz. Saygılarımızla ( İki yetkili imza)
Peki, Müfredat Pusulası’ndaki masrafları merak ediyor musunuz? Belgeyi aynen yazıyorum;
T.L.K Cinsi
8.-- Mersin yaprağı ve yaptırma emeği,
20.-- Usta Ücreti
46.-- Kereste bedeli
7.50 İlk def’a bez yaptırma bedeli
1.50 İkinci def’a bez “ “
14.25 Elektrikçiye nakliyesi ile beraber
6.-- Elektrik ceyran bedeli
3.20 Sancak bedeli 2 adet büyük
3.65 Kaat ve saire
40.-- Paşaları istikbal ve teşyi için otomobil ücreti
4.03 Muhtelif lambalar, sicim, çivi, kordon ve saire
------------
191.13 lira. Şimdi seçim zamanlarında yapılan bu tören giderleri ve oy alma uğruna verilen seçim rüşvetleri ne kadardır dersiniz? Onu da siyasi partiler yayımlarsa öğrenmiş oluruz!
Gelelim bankanın ilk kadın çalışanına. Camekân içindeki belge Arapça harflerle yazılı künyesinin Türkçe açılımı;
Adı: Hediye Hanım.
Tarih ve mahal-i veladieti: 1325
Derece-i tahsili ve mezun olduğu mektepler: Ankara Kız Lisesi’nin ikinci devre ikinci sınıfına kadar.
Bankaya tarih-i ihtisabı: 18 Teşrin-i Sani 1926
Aldığı zamlar ve muhabeat: Bugünkü maaşı 39 lira
Bildiği elsine-i ecnebiye ve derecesi: Fransızca okuyup, yazacak kadar.
Saçları bukleli, modern giyimli Hediye hanımın resmini inceleyip, müzenin diğer bölümlerine geçtiğimde, o dönemde ekonomiye can veren Şişe Cam, İpek İş gibi fabrikaların, kuruluşlarının mücadele dokümanları ilgimi çekiyor. “Ahhh” çekerek “Şimdi hepsi yabancıların eline geçti” sitemimle müzeden çıkıp, insan kalabalığının arasına karışıyorum. Aklım Hediye Hanımda kalmıştı. Şimdilerde nerde öyle liseyi bile bitirmeden İşe girebilmek! Bırakın Fransızcayı okuyup, yazmayı, üç dilde bilseniz, iki üniversiteyi bitirseniz, üstüne üstlük bilgisayarı yutsanız bile, kendinizi biran da işsizler ordusu içinde bulabilirsiniz düşünceleri arasında feribottaki yerimi aldığımda ihalesi 24 TV ye verilen televizyonda; yeni yılda yapılacak zamların haberlerini izliyorduk. Feribotta denizi yararak köpükler arasında ilerlediğinde, her taraf karanlıktı…
Borç stokları, 425 milyar doları aştı.
Doğalgaz pahalılıktan kullanılamaz hale geldi.
İşsizler ordusunu çığ gibi büyüttük.
Telefonlar var, faturaları dudak uçuklatıyor.
Dershaneler, kolejler var, yine eğitimde istenilen noktada değiliz.
Dünyanın en pahalı benziniyle, otomobilleri sürmek yürek ister,
Sahi, Cumhuriyetten günümüze neler değişti?
Sizce, bunca entrikalar içinde gelişmeyi ve demokrasiyi yakaladık mı dersiniz?

Sevgiyle ve sağlıcakla kalın…

Ertuğrul Erdoğan
3 Ocak 2010/Bursa
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pzr Oca 10, 2010 20:56    Mesaj konusu: KİMİNE TEN, ŞEHVETTİR... Alıntıyla Cevap Ver

KİMİNE TEN, ŞEHVETTİR Dere, kışın ayazında coşkulu akıyor, Ağrı’nın köyünden okula gitmek öyle kolay değildi. Önce paçalarını sıvayacaksın, sonra da ayakkabılarını çıkartıp, buz gibi suyun içine sokacaksın. Çantanı da ıslanmaması için yukarı kaldıracaksın. Bitti mi? Hiç biter mi okulun otuz kilometrelik yolu… Eğitimin ışığı yıldızlar gibi uzakta olsa küçücük yüreklerde okuma isteği hiç bitmiyor…
Sinem’se evinin önüne gelen minibüsün sıcak koltuğunda kulağında İPOD’ u, elinde ise son model cep telefonuyla okul yolunu tutuyor. Okul dedim de geçenlerde veli toplantısındaydım. Öğretmenler, öğrencilerin çok zeki olduklarını, onların dikkat noksanlığından kendilerini derslerine vermediklerini, genellikle internet ve bilgisayar oyunlarıyla daha çok vakit geçirdiklerini” söylediklerinde velilerin başları öne eğilmişti. Arka sıralardan bir veli; “ Hocam, ne yaptıysak ders çalıştıramıyoruz. Çabuk sıkılıyorlar, Ama inanın ikinci yarı evde ‘Darbe’ yapacağım dediğinde, bende “Aman dikkat edin, darbeden şu günlerde bahsetmeyin yoksa sizi de Ergenekon’dan içeriye alırlar” sözümle gergin ortam biraz olsun yerini tebessüme bırakmıştı.
Sıralar ne güzeldi. Bana, öğrencilik günlerimi anımsattı. O yıllarda kara olan tahta, şu günlerde yeşilde olsa sınıfın kokusu hiç değişmemişti. Kürsüye baktım. Sinan, Tülay, Gülseren ve daha birçok öğretmenimin yüzleri güzümün önünden geçip gitti. Hele arkadaşlarla şakalaştığımız ve sıkıntımızın kurtarıcısı zili beklediğimiz, çaldığında da koçarak kantinden aldığımız gazoz ve simidi aramızda paylaştığımız günleri unutmak mümkün mü? En sevdiğimde bastonlu çikolata ve leblebi tozuydu. Test nedir bilmezdik. Konuları derinlemesine okur ve tahtada anlatırdık. Nice yazar ve şairlerin edebi eserleri ile bilim adamlarının icatlarını öğrenmiştik. İbn-i Sina’yı, Edison’u, Albert Einstein’i, Farabi’yi, Arşimet’i, Alexander Graham Bell’i, Mevlana’yı unutmak mümkün mü? Mevlana’dan söz açılmışken, aklıma onun dostu Şem-i Tebrizi’nin bir hikâyesi geldi. İsterseniz birlikte paylaşalım. Bu arada yanınıza sıcak bir çay getirmeyi de ihmal etmeyin. Hani okurken keyifli olur diye düşünüyorum;
“ 1243’lü yıllarda Zaviyede derviş olmaya karar veren ve orada Aşçı Dede’nin emrinde mutfakta bin bir zorluk içinde çalışan, ustasından yeri geldiğinde azarlanan ve dayak yiyen, Şemb-i Tebrizi görmek için eziyete katlanan bir genç, sabah zaviyeden bedeli ne olursa olsun bir yağız at çalıp Şems-i Tebriz’in peşine düşer. Onu Pazar yerinde görür ve birlikte gitmek istediğini söyler. Şems-i Tebrizi; “ Ben ne mürşit, ne de mürit isterim. Yalnız gezerim. Kimseye ibretlik halim de yok” diye müridi olmak isteyen genci tersler ve konuşmasına devam eder; ‘ Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı/hoca, şeyh/şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içinde bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.’ Dediğinde genç, “ Senin çırağın olayım,” diye yalvarır. Şems, düşünceli edayla çenesini kaşır ve “ Kızıl çömez bana yoldaşlık etmeye gücün yeter mi?” diye aniden sorar. Genç hevesle ve zıplayarak; “ Elbette yeter. Gücüm özümden gelir.” Bu kez Şems; “ Peki öyleyse, mademki benim müridim olmak istersin işte ilk vazifen. En yakın meyhaneye git, bir testi şarap getir. Gel bu meydanda dik kafana, lıkır lıkır iç” Genç şaşırır, bunca zamandır tasavvuf yolunda pişmek için çekmediği zahmetin kalmadığını düşünür. Dehşet içinde “ Tövbe Estağfurullah! Babam duysa bacaklarımı kırar. Ailem beni Baba Zaman’ın zaviyesine iyi bir Müslüman olmam için yolladı. Kâfir olup yoldan çıkmak için değil. Sonra başkaları hakkımda ne düşünür? Tanıdıklar ne der?” sözünden sonra Şems bakışlarıyla genci adeta ezer, yüreğini bitirir ve ona; “ Kızıl çömez, sen bana mürit olamazsın. Başkalarının ne düşündüğüne fazla kafa yoruyorsun. Ama bilsen ki başkalarından kabul ve hürmet görmeyi ne kadar çok arzu edersen, onların tenkit ve dedikodularına da o kadar takılırsın” sözünden sonra genç kendini savunur; “İyi ama sen bana ‘ git şarap al’ dediğinde bende sandım ki, itikadımın sağlamlığını sınamaktasın. Beni imtihan etmediğini nereden bileyim? İmanımı sınıyorsun zannettim.” Şems kaşlarını çatarak; “ Bir başkasının itikadının sağlamlığını sınamak biz insanlara düşmez ki. Bu Allah’tan rol çalmak olur. Kulun imanını ölçüp tartmak kul harcı değildir. Bilmez misin? “ Genç bu sözlerden sonra bozulur, terler ve yakasının bir düğmesini açtığında Şems devam eder; “ Kimi için para pul, kimi için şan şöhret, kimine kıdem itibar, kimine ten şehvettir. Esas tuzak insan neye fazlaca kıymet veriyorsa şu dünyada, evvela ondan kurtulması şarttır bu yollarda.”
Dini alet ederek zengin olan ve siyaset yapan kesime duyurulur.
Çok sevdiğim, hayat dolu bacanağımın yenilenen ebedi kabrini ziyarete gittiğimde, gözüm bir mezar taşındaki yazıya takılmıştı; “ Göklerin ve yerin mülkü/yönetimi Allah’ındır. Dönüş Allah’adır. ( Nur Suresi Ayet 42)
Dünya malına sarılanlara duyurulur.

Sevgilerimle… Exclamation

Ertuğrul Erdoğan
10 Ocak 2010 /Bursa
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pzr Oca 10, 2010 20:57    Mesaj konusu: KİMİNE TEN, ŞEHVETTİR... Alıntıyla Cevap Ver

KİMİNE TEN, ŞEHVETTİR

Dere, kışın ayazında coşkulu akıyor, Ağrı’nın köyünden okula gitmek öyle kolay değildi. Önce paçalarını sıvayacaksın, sonra da ayakkabılarını çıkartıp, buz gibi suyun içine sokacaksın. Çantanı da ıslanmaması için yukarı kaldıracaksın. Bitti mi? Hiç biter mi okulun otuz kilometrelik yolu… Eğitimin ışığı yıldızlar gibi uzakta olsa küçücük yüreklerde okuma isteği hiç bitmiyor…
Sinem’se evinin önüne gelen minibüsün sıcak koltuğunda kulağında İPOD’ u, elinde ise son model cep telefonuyla okul yolunu tutuyor. Okul dedim de geçenlerde veli toplantısındaydım. Öğretmenler, öğrencilerin çok zeki olduklarını, onların dikkat noksanlığından kendilerini derslerine vermediklerini, genellikle internet ve bilgisayar oyunlarıyla daha çok vakit geçirdiklerini” söylediklerinde velilerin başları öne eğilmişti. Arka sıralardan bir veli; “ Hocam, ne yaptıysak ders çalıştıramıyoruz. Çabuk sıkılıyorlar, Ama inanın ikinci yarı evde ‘Darbe’ yapacağım dediğinde, bende “Aman dikkat edin, darbeden şu günlerde bahsetmeyin yoksa sizi de Ergenekon’dan içeriye alırlar” sözümle gergin ortam biraz olsun yerini tebessüme bırakmıştı.
Sıralar ne güzeldi. Bana, öğrencilik günlerimi anımsattı. O yıllarda kara olan tahta, şu günlerde yeşilde olsa sınıfın kokusu hiç değişmemişti. Kürsüye baktım. Sinan, Tülay, Gülseren ve daha birçok öğretmenimin yüzleri güzümün önünden geçip gitti. Hele arkadaşlarla şakalaştığımız ve sıkıntımızın kurtarıcısı zili beklediğimiz, çaldığında da koşarak kantinden aldığımız gazoz ve simidi aramızda paylaştığımız günleri unutmak mümkün mü? En sevdiğimde bastonlu çikolata ve leblebi tozuydu. Test nedir bilmezdik. Konuları derinlemesine okur ve tahtada anlatırdık. Nice yazar ve şairlerin edebi eserleri ile bilim adamlarının icatlarını öğrenmiştik. İbn-i Sina’yı, Edison’u, Albert Einstein’i, Farabi’yi, Arşimet’i, Alexander Graham Bell’i, Mevlana’yı unutmak mümkün mü? Mevlana’dan söz açılmışken, aklıma onun dostu Şem-i Tebrizi’nin bir hikâyesi geldi. İsterseniz birlikte paylaşalım. Bu arada yanınıza sıcak bir çay getirmeyi de ihmal etmeyin. Hani okurken keyifli olur diye düşünüyorum;
“ 1243’lü yıllarda Zaviyede derviş olmaya karar veren ve orada Aşçı Dede’nin emrinde mutfakta bin bir zorluk içinde çalışan, ustasından yeri geldiğinde azarlanan ve dayak yiyen, Şemb-i Tebrizi görmek için eziyete katlanan bir genç, sabah zaviyeden bedeli ne olursa olsun bir yağız at çalıp Şems-i Tebriz’in peşine düşer. Onu Pazar yerinde görür ve birlikte gitmek istediğini söyler. Şems-i Tebrizi; “ Ben ne mürşit, ne de mürit isterim. Yalnız gezerim. Kimseye ibretlik halim de yok” diye müridi olmak isteyen genci tersler ve konuşmasına devam eder; ‘ Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı/hoca, şeyh/şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içinde bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.’ Dediğinde genç, “ Senin çırağın olayım,” diye yalvarır. Şems, düşünceli edayla çenesini kaşır ve “ Kızıl çömez bana yoldaşlık etmeye gücün yeter mi?” diye aniden sorar. Genç hevesle ve zıplayarak; “ Elbette yeter. Gücüm özümden gelir.” Bu kez Şems; “ Peki öyleyse, mademki benim müridim olmak istersin işte ilk vazifen. En yakın meyhaneye git, bir testi şarap getir. Gel bu meydanda dik kafana, lıkır lıkır iç” Genç şaşırır, bunca zamandır tasavvuf yolunda pişmek için çekmediği zahmetin kalmadığını düşünür. Dehşet içinde “ Tövbe Estağfurullah! Babam duysa bacaklarımı kırar. Ailem beni Baba Zaman’ın zaviyesine iyi bir Müslüman olmam için yolladı. Kâfir olup yoldan çıkmak için değil. Sonra başkaları hakkımda ne düşünür? Tanıdıklar ne der?” sözünden sonra Şems bakışlarıyla genci adeta ezer, yüreğini bitirir ve ona; “ Kızıl çömez, sen bana mürit olamazsın. Başkalarının ne düşündüğüne fazla kafa yoruyorsun. Ama bilsen ki başkalarından kabul ve hürmet görmeyi ne kadar çok arzu edersen, onların tenkit ve dedikodularına da o kadar takılırsın” sözünden sonra genç kendini savunur; “İyi ama sen bana ‘ git şarap al’ dediğinde bende sandım ki, itikadımın sağlamlığını sınamaktasın. Beni imtihan etmediğini nereden bileyim? İmanımı sınıyorsun zannettim.” Şems kaşlarını çatarak; “ Bir başkasının itikadının sağlamlığını sınamak biz insanlara düşmez ki. Bu Allah’tan rol çalmak olur. Kulun imanını ölçüp tartmak kul harcı değildir. Bilmez misin? “ Genç bu sözlerden sonra bozulur, terler ve yakasının bir düğmesini açtığında Şems devam eder; “ Kimi için para pul, kimi için şan şöhret, kimine kıdem itibar, kimine ten şehvettir. Esas tuzak insan neye fazlaca kıymet veriyorsa şu dünyada, evvela ondan kurtulması şarttır bu yollarda.”
Dini alet ederek zengin olan ve siyaset yapan kesime duyurulur.
Çok sevdiğim, hayat dolu bacanağımın yenilenen ebedi kabrini ziyarete gittiğimde, gözüm bir mezar taşındaki yazıya takılmıştı; “ Göklerin ve yerin mülkü/yönetimi Allah’ındır. Dönüş Allah’adır. ( Nur Suresi Ayet 42)
Dünya malına sarılanlara duyurulur.

Sevgilerimle… Exclamation

Ertuğrul Erdoğan
10 Ocak 2010 /Bursa
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pts Oca 18, 2010 11:26    Mesaj konusu: ŞİMDİ KÜLTÜRLÜ OLDUK!... Alıntıyla Cevap Ver

ŞİMDİ KÜLTÜRLÜ OLDUK!...
Yıllar öncesi Ordu şehrinde gazetecilik yaptığım dönemlerde seçim gezileri sırasında konuştuğum rahmetli Turgut Özal’ın adının verildiği feribot, hırçın dalgaları yararak Kültür Başkenti unvanını alacak olan İstanbul’a doğru yol alıyordu. İçerisinin sıcaklığı ve pencerelerin buğuluğunda tüm koltuklar doluydu. Karşımızda oturan iki genç kız, cep telefonlarına gelen mesajlarla gülüşüyordu. Televizyondaki Haiti’den gelen üzücü haber görüntülerine takılıyoruz. Bir buçuk saatlik yolculuğun, karşınızdaki insanla konuşmadan, selamlaşmadan gidilemeyeceğini anlayarak söze dalıyorum;
“ Haiti’de iki yüz bine yakın ölü varmış!..” Kızlardan zayıf olanı;
“ Hiç haberimiz yok. Ne olmuş ki?”
“ Depremi duymadınız mı?” Diğer arkadaşı söze karıştı;
“ Hayır!” sözü keskindi.
“ Ama nasıl olur, hiç haber dinlemiyor musunuz? Öğrenci misiniz?”
“ Evet, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hazırlık bölümünde okuyoruz”
“ Ama nasıl olur, hiç haber dinlenmez mi?”
“ Kaldığımız yerde televizyon yok. Derslerimize mani oluyor diye yasakladılar.” Cevabı ardından, kafamda soru işaretleriyle gözüm, İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın yaptığı densiz habere takılıyor…
Belediye otobüsünün içinden İstanbul sokaklarını şairlerin dizelerindeki ihtişamıyla izliyorum. Öyle tepeden bakmaya da hiç gerek yok. Sadece bir semtinde bile Anadolu’nun buram buram kokusu her yere yayılmış. Adım başı yaşam esiyor denizden gelen hafif rüzgârlar eşliğinde. Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan” dizelerindeki gibi üstü Arapça harflerle parlak sarıya boyanmış tarihi bir çeşmesinin oluğunda battaniyeyle yüzünü göremediğim yatan birisine gözüm takılıyor. Yanında şarap şişesi, belli ki geceden kalmış kıyıcığında…
“İstanbul Sokakları” şarkısını içimden mırıldanarak Kültür Başkentini dolaşıyorum. Adım başı ilerleyişte burnumuza uzatılan seyyar satıcıların sıkıştırmaları arasında bir yudum çayın sıcaklığını özleyerek deniz kenarındaki kafede soluklanıyorum. İçimin ısındığını hissedip, tekrar sokakları arşınlıyorum. Genç delikanlı dükkânın yanı başındaki boşlukta kendine mekân edindiği yerde neredeyse üstü çıplak oturmuş bir kuşun soğuktan buz kesmişliğinde titreyerek önüne konulan çorbayı siyahlaşmış elleriyle içiyordu. Yardım sever vatandaşların getirdiği battaniye ise çıplak bedenini örtmüştü ama bakışları donuk ve umutsuzdu…
Bugün İstanbul “Kültür” unvanıyla taçlandırılıyordu. Yedi tepeden, ünlü şarkıcıların sesleri havai fişeklerinin büyüsü ve coşkusuyla her tarafı saracaktı… Peki, hiç “Kültür” nedir diye düşündünüz mü? Bakın sözlükler neler diyor; “ İnsan topluluğuna özgü bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile bütünün parçası olan maddi nesneler” Halk dilinde; “ Bilgili, görgülü, incelikli olmak” Kültürlü kişi ise; “Uygarlığın nimetlerinden bilinçli olarak yararlanan eğitimli kişi” olarak geçiyor.
Evet, İstanbul bir Türkiye Kültürüdür. Burada en ilginç “Yurdumun İnsanı”nı, bir Şırnaklı, bir Nevşehirli, bir Rizeliyi, yani kısacası yurdumun her yöresinden, insanlarımızı mozaik içinde görebilirsiniz. Bunlardan bazıları, okumuş, bazıları da cahildir. Bazıları birkaç torba kömüre, paketlenmiş erzak ve yirmi beş liralık çeklere bile oylarını satıverirler. Burada bazıları işsizdir, bazıları da tüm gücüyle çalışıp ancak aldığı asgari ücretle geçinmenin yollarını ararlar. Mafyanın zehir tacirleri yanı sıra Kültür Şehrimizde, Yabancı, Gençlik, Asimile, Yozlaşma gibi kültürünün birçok çeşidini görebilirsiniz… Kültür şehrimizin sokaklarında olaylar durulmaz. Biber gazı gözleri yerli yabancı demeden yakar, Molotof kokteyller genç kızlarımızı öldürür. Dedik ya burada yurdumun insanı yaşar ve tarihiyle, ilginç yaşamıyla, nice şairlerimize konu olmuştur güzel İstanbul’umuz..
Her günün taze başlangıcında martıların üstüne üşüştüğü deniz kenarındaki bankta, gözlerim uzaklara dalıyor… Tekel işçilerinin soğuğa aldırmadan verdikleri mücadelelerine kulak asmayan hükümetin duyarsızlığı arasında geçen gemileri seyrediyorum. Havai fişeklerle Tarkan’ın “İşte kuzu kuzu…” şarkısı eşliğinde “Kültür” unvanı, İstanbul’umuza hayırlı ve uğurlu olsun… Umarım diğer bütün illerimizde bir gün sözlüklerdeki anlamlarıyla birlikte kültürü yakalar…
Sevgiyle kalın… Exclamation

Ertuğrul Erdoğan/Bursa
18 Ocak 2010
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pts Oca 18, 2010 11:26    Mesaj konusu: ŞİMDİ KÜLTÜRLÜ OLDUK!... Alıntıyla Cevap Ver

ŞİMDİ KÜLTÜRLÜ OLDUK!...
Yıllar öncesi Ordu şehrinde gazetecilik yaptığım dönemlerde seçim gezileri sırasında konuştuğum rahmetli Turgut Özal’ın adının verildiği feribot, hırçın dalgaları yararak Kültür Başkenti unvanını alacak olan İstanbul’a doğru yol alıyordu. İçerisinin sıcaklığı ve pencerelerin buğuluğunda tüm koltuklar doluydu. Karşımızda oturan iki genç kız, cep telefonlarına gelen mesajlarla gülüşüyordu. Televizyondaki Haiti’den gelen üzücü haber görüntülerine takılıyoruz. Bir buçuk saatlik yolculuğun, karşınızdaki insanla konuşmadan, selamlaşmadan gidilemeyeceğini anlayarak söze dalıyorum;
“ Haiti’de iki yüz bine yakın ölü varmış!..” Kızlardan zayıf olanı;
“ Hiç haberimiz yok. Ne olmuş ki?”
“ Depremi duymadınız mı?” Diğer arkadaşı söze karıştı;
“ Hayır!” sözü keskindi.
“ Ama nasıl olur, hiç haber dinlemiyor musunuz? Öğrenci misiniz?”
“ Evet, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hazırlık bölümünde okuyoruz”
“ Ama nasıl olur, hiç haber dinlenmez mi?”
“ Kaldığımız yerde televizyon yok. Derslerimize mani oluyor diye yasakladılar.” Cevabı ardından, kafamda soru işaretleriyle gözüm, İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı’nın yaptığı densiz habere takılıyor…
Belediye otobüsünün içinden İstanbul sokaklarını şairlerin dizelerindeki ihtişamıyla izliyorum. Öyle tepeden bakmaya da hiç gerek yok. Sadece bir semtinde bile Anadolu’nun buram buram kokusu her yere yayılmış. Adım başı yaşam esiyor denizden gelen hafif rüzgârlar eşliğinde. Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan” dizelerindeki gibi üstü Arapça harflerle parlak sarıya boyanmış tarihi bir çeşmesinin oluğunda battaniyeyle yüzünü göremediğim yatan birisine gözüm takılıyor. Yanında şarap şişesi, belli ki geceden kalmış kıyıcığında…
“İstanbul Sokakları” şarkısını içimden mırıldanarak Kültür Başkentini dolaşıyorum. Adım başı ilerleyişte burnumuza uzatılan seyyar satıcıların sıkıştırmaları arasında bir yudum çayın sıcaklığını özleyerek deniz kenarındaki kafede soluklanıyorum. İçimin ısındığını hissedip, tekrar sokakları arşınlıyorum. Genç delikanlı dükkânın yanı başındaki boşlukta kendine mekân edindiği yerde neredeyse üstü çıplak oturmuş bir kuşun soğuktan buz kesmişliğinde titreyerek önüne konulan çorbayı siyahlaşmış elleriyle içiyordu. Yardım sever vatandaşların getirdiği battaniye ise çıplak bedenini örtmüştü ama bakışları donuk ve umutsuzdu…
Bugün İstanbul “Kültür” unvanıyla taçlandırılıyordu. Yedi tepeden, ünlü şarkıcıların sesleri havai fişeklerinin büyüsü ve coşkusuyla her tarafı saracaktı… Peki, hiç “Kültür” nedir diye düşündünüz mü? Bakın sözlükler neler diyor; “ İnsan topluluğuna özgü bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile bütünün parçası olan maddi nesneler” Halk dilinde; “ Bilgili, görgülü, incelikli olmak” Kültürlü kişi ise; “Uygarlığın nimetlerinden bilinçli olarak yararlanan eğitimli kişi” olarak geçiyor.
Evet, İstanbul bir Türkiye Kültürüdür. Burada en ilginç “Yurdumun İnsanı”nı, bir Şırnaklı, bir Nevşehirli, bir Rizeliyi, yani kısacası yurdumun her yöresinden, insanlarımızı mozaik içinde görebilirsiniz. Bunlardan bazıları, okumuş, bazıları da cahildir. Bazıları birkaç torba kömüre, paketlenmiş erzak ve yirmi beş liralık çeklere bile oylarını satıverirler. Burada bazıları işsizdir, bazıları da tüm gücüyle çalışıp ancak aldığı asgari ücretle geçinmenin yollarını ararlar. Mafyanın zehir tacirleri yanı sıra Kültür Şehrimizde, Yabancı, Gençlik, Asimile, Yozlaşma gibi kültürünün birçok çeşidini görebilirsiniz… Kültür şehrimizin sokaklarında olaylar durulmaz. Biber gazı gözleri yerli yabancı demeden yakar, Molotof kokteyller genç kızlarımızı öldürür. Dedik ya burada yurdumun insanı yaşar ve tarihiyle, ilginç yaşamıyla, nice şairlerimize konu olmuştur güzel İstanbul’umuz..
Her günün taze başlangıcında martıların üstüne üşüştüğü deniz kenarındaki bankta, gözlerim uzaklara dalıyor… Tekel işçilerinin soğuğa aldırmadan verdikleri mücadelelerine kulak asmayan hükümetin duyarsızlığı arasında geçen gemileri seyrediyorum. Havai fişeklerle Tarkan’ın “İşte kuzu kuzu…” şarkısı eşliğinde “Kültür” unvanı, İstanbul’umuza hayırlı ve uğurlu olsun… Umarım diğer bütün illerimizde bir gün sözlüklerdeki anlamlarıyla birlikte kültürü yakalar…
Sevgiyle kalın… Exclamation

Ertuğrul Erdoğan/Bursa
18 Ocak 2010
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pzr Oca 24, 2010 14:19    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

YUH! YUH! SOYANLARA
Bu milletimiz, zamanın ünlü katilleriyle devletin kasasını soyanları “Türkiye Seninle Gurur Duyuyor!” sloganlarıyla omuzlara alarak kahramanca karşıladı…
“Yuh! Yuh! Soyanlara,
Soyup kaçıp doyanlara,
İnsana kıyanlara,
Yuh nefsine uyanlara yuh!..”
Sabah kalkıyoruz “Darbe”, akşam yatıyoruz “Darbe”yle uyanıyoruz. Neredeyse seçimler yaklaştı, biz hala “Darbe”yle uğraşıyoruz. Gün geçmiyor ki yeni senaryolar gündeme balyoz gibi düşüp, mide bulandırmasın…
“Islak imza” “ Suikast” dedik, devlet sırrı dediğimiz “Kozmik Oda”nın altını üstüne getirdik.
“Darbe de Darbe!...” yeter yahu, kafayı yiyeceğiz!.. Bir insana kırk gün “Deli” derseniz, deli olurmuş.. Bizde bu gidişle, “Darbe”den deli olacağız!.
Kimileri “ Kovana çomak soktuk” diyor, Kimileri “Taraf” olmuş, manşetinde varsa yoksa milletimizin göz bebeği “Ordu” ya sataşmalar… Sizce bu gazeteyi kimler besliyor dersiniz?
Köstebekler her yerde dolaşıyor, izini belli etmeden mide bulandırıyor…
Bakınız, 657 sayılı “Devlet Memurları Kanunu” nun 16. maddesi ne diyor? “Devlet Memurları görevleri icabı kendilerine teslim edilen resmi belge, araç ve gereçleri görevleri sona erdiği zaman iade etmek zorundadır. Bu zorunluluk memurun mirasçıları da şamildir” der. Yani resmi evraklar memurlar için namus gibidir. Ha askerde silahını kaybetmişsin, ha memuriyette evrakını. Bu bağlamda, son yıllarda gündeme gelen, gündemi değiştiren ve hukukumuz ile makamları oldukça meşgul eden senaryoların kaynağını, sahiplerini bir bilen var mı? Ortadalar mı? Bunları kim ve kimler besliyor? Bunların üstüne Devlet Memurları Kanunu hükümlerince gidilebiliniyor mu? Doğrusu bunu da ben çok merak ediyorum.
Her gün kuyuya bir taş atılıyor. Aslı var mı, yok, mu, milletin kafasını karıştırıyor. Artık bu millet “Darbe”yi sözcüklerden silmek ve demokrasinin ışığında ileri ülkelerin seviyelerinde hak ettiği yeri almak istiyor. Hem de, “Özgürce ve bağımsızca”
Sanırım bütün vatandaşlarımız, gerek Ergenekon, gerek Fener Derneği ve diğer hukuk konularını bir an önce gerçek adalet olgusu içinde geciktirilmeye meydan verilmeden sonuçlandırılmasını ve artık bu tür davaların da Türkiye’nin gündemini meşgul etmemesini istiyor. Ne dersiniz?
Çünkü gerçekten ülkemizi bekleyen ekonomi, iç ve dış politika gibi çok önemli konular, “Darbe” sözcüklerinin ardında sıkışıp kaldı.
Bu yazımı tamamladıktan sonra haberlerin başına geçeceğim. Bakalım yine hangi “Darbe Senaryosu” gündeme bomba gibi düşecek!..
Dışarıda kar yağıyor,
Klasik müzik eşliğinde penceremin önüne düşen kar taneciklerine gözüm takılıyor, ısınandan çok, üşüyen ve açlıkla mücadele eden insanlar kafama takılıyor…
Neyse siz aldırmayın,
Her yer bembeyaz… Beyaz mutluluktur, neşedir. Sizde bunun keyfini çıkarın, okullar tatil oldu. Çıkın dışarıya, çocuklarınızla kartopu oynayıp, kardan adam yapın. Sanırım şu günlerde buna oldukça ihtiyacımız var.
Sevgiyle kalın…

Ertuğrul Erdoğan
24 Ocak 2010/Bursa
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pzr Oca 31, 2010 09:07    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

KAYIP GENÇLİK
Depremde, gökte, yaşlı ve gençte, iklimde, televizyonda, cümlemin sonunu merak ettiniz değil mi? Evet, belinizdeki kemerden değil, “Kuşak”tan bahsedeceğim.
“Kuşak” deyip geçmeyelim. Bunun kötü anlamı da var. “Dikkate değer hiçbir özellik taşımayan sıradan sinema yapıtı” anlamına da geliyor ama bizi şimdilik bu ilgilendirmiyor. Gelin biz ecdatlarımız ile günümüzde yaşayan kuşakları şöyle bir irdeleyelim.
Uzmanlar, “ Gençlerden bahsedince kıyaslama yapmayın” derler ancak tarihinde geleceğe yön verdiği de inkâr edilmez değil mi?
Ah! Dedem Ah! Sen Neymişsin sen! Küçükken tatillerde Orta Anadolu’nun geri kalmış kasabasındaki iki katlı evlerine gittiğimde, hep yokluktan bahsederdi. Söze, “Bizler” diye başlayıp, “ Harp yıllarında ne zorluklar çektik. Askerde yerine göre ekmeğimizi, aşımızı katık ettik. Biz yemez atlara yedirirdik. Onlar çok kıymetliydi. Anlayacağın yoklukla savaştık” derken gözlerinin buğulandığını hissederdim. Sedirde doğrulup, “ Elektriğin olmadığı dönemlerde, kandil yağı ile aydınlanır, altında küçücük kalemle çok değer verdiğimiz sarı yapraklı defterlerimiz bitecek diye yazmaya kıyamazdık.” Büyükannemle göz göze gelip, “Tasarruf yapmadan ay sonunu getiremezdik” derdi. Hatta bir gün kahvaltıda çok sevdiğim zeytine dadandığımda, büyükannem beni uyararak; “ Oğlum zeytini katık et” dediğini hiç unutamam. Dizlerinin dibine alıp, bizlere hep güzellikten, iyilikten öğütler vererek hayata hazırlarlardı. Nur içinde yatsınlar…
Peki babalarımız? Onlarda doğallığın tadını çıkaranlardandı. İşsizlik nedir bilmediler. Bir kurumu beğenmediklerinde başka kurama geçmeleri çok rahattı. Onların gençliklerinde ekran yoktu. Kapalı kutu radyonun sihirli dünyasında hayal dünyalarını sevgiyle bezediler. Siyasilerin yüzlerini ve kavgalarını görmeden, işittikleriyle oy verdiler. Tiner, esrar nedir bilmediler. Ne de biber gazının acılığını hissettiler. İşten eve, evden işe döngüsü içinde çocuklarının nafakalarını çıkarmanın mücadelesini yaptılar. Ay sonlarında yalnızca su, elektrik varsa kiralarını ödediler. Ne internet, ne kablolu TV, ne cep telefonları, ne de doğalgazın yüksek faturaları ile boğuştular. Yerine göre tasarruf diye işyerlerine yürüyerek gittiler. Amerikan Kültür Emperyalizminin yeni filizlendiği yıllarda yaptıkları gecekondularında “Allah bereket versin” diyerek “At ve altı ok” arasındaki darbe kesintileriyle yaşam mücadelesi verdiler…
Sonra bizim kuşak doğdu… Önce çamurlu yollarda ayakkabılarımızla bata çıka okullara gittik. Öğretmenlerimiz disiplinli ve işini bilenlerdi. Tost yemesek de, simit ve gazozla teneffüs aralarını şenlendirdik. Amerikan süt tozu ve tereyağı ile annelerimizin yaptığı kurabiyeleri sınıfla paylaştık. Testin dört seçeneği yoktu ama kitaplarımızdakileri okuyarak, ezberleyerek sınavlara hazırlanırdık. Teknolojinin radyasyonluğunu almadan, o domatesin içi parlayan doğallığında ekmek arası peynir ve sütün sadeliğinde beslendik.
Ah! O 1968 kuşağının gençleri, batıya özentili hippi ve deri ceketleriyle altlarında Halley marka motosikletli gençleri olsa da, Amerikan Emperyalizmine başkaldıran, onların kültür aşılama politikalarına “GO HOME” diye pankart açan, Türkiye sorunları üzerinde kafa yoran, okuyan ve araştıran, isyanını sokaklara taşıyan ve sonunda bu mücadelelerinden dolayı da idam edilen gençliği unutmak mümkün mü?
Dış güçlerin parmak sokması arasında gelişen siyasetle gençlerimizi “Sağ ve Sol” diye ikiye böldüler. Birine “Milliyetçi, diğerine “Komünist” adını altında ellerine silah verilerek birbirine kırdırılıp, düşman ilan ettiler. Küçük çocuklara verdikleri silahlarla tetikçiliği öğrettiler. Korku ve paniği ülkenin her yerine saldılar. Sonunda da hani şu günlerde ağzımızdan hiç düşürmediğimiz “Darbe de Darbe” nin orijinalini 1980 gençliği yaşadı. Darbe’den kitaplar topraklara gömülüp, sobaların içinde yakıldı. Gençlerin babaları tutuklandı, zindanlarda işkence görüp yıllar boyu yattılar. Darbenin korkaklığı ile gençler artık okumayı unutarak ülkenin sorunlarını bir kenara ittiler. Bunu fırsat bilen Amerika, artık kendi kültürünü enjekte etmenin hesaplarını yaptı. Pop Müzik, Amerikan Sigara ve viskileri, seks filmleri ve kolanın asidi gençliğin başını döndürüp uyuşturdu. Çok uluslu şirketlerin malları vitrinleri süsleyerek tüketim toplumu nasıl yaratılır, nasıl borçlandırılır ve sonuçta da şirketler nasıl yüksek kara geçirilirin hesapları yapıldı. Ekonomi gün geçtikçe gençliği ve insanları bencilleştirdi. İnsanlar evlerine kapanıp, misafirliği bile unuttular. Dostuna bir bardak çay ısmarlama bile yerini “Alman Usulü”ne bırakıverdi.
Merhaba 1990 yıllarının bencilliği!...
Gençliğin yavaş yavaş kaybolduğu yıllar başlamıştı. Onlarda darbenin ardından ebeveynleriyle birlikte “Lal” olmuşlardı. Futbol, dizi ve teknolojik oyunlar, eğlence onlar için artık vazgeçilmezlerdi. Artık okumayan, araştırmayan neslin temeli atılmıştı. Gençler, dershane ve okul arasında mekik dokuyarak testlerin bilinmezliğindeki seçenekle üniversiteye girebilmenin telaşı içinde başka bir şey düşünemiyorlardı. Ülke sorunları onlar için önemli değildi. “Aşk” yalnızca kızları görüp tanıştıklarında “Yatak”tı. Sevgi ve Aşk sözcükleri artık Ediz Hun ve Türkan Şoray’ın bakışlarında kalmıştı. Amerika’nın 1960’lı yıllarda okullarda dağıttığı Süt tozu ve tereyağı kendi şirketlerinin öncülüğünde Hamburger ve Patates Kızartmalarının içine girerek damarlarımızı tıkayarak sağlıksız neslin yolunu açmıştı. Annelerimizin yaptığı ev yemeklerini yiyen gençlik neredeyse az kalmıştı.
Ah! Şimdiki Gençlik Ah! Onlar artık kitap, gazete okumayı unuttular. Onlar, Amerika’nın petrol ülkesi Irak’ı neden işgal ettiklerini, ülkelerine neden “Ilımlı Islam” yakıştırmasının yapıldığını, Ortadoğu’da oynanan oyunları, Küresel İşsizliği, İnsanların asgari ücretle köle gibi çalıştırıldığı dönemin başladığını, ülkelerinin borçlandırıldığını, ekonominin can damarı tesislerinin neden yabancılara satıldığını, tarım politikalarını, tüketim çılgınlığı içinde babalarının neden kredi kartıyla borçlandırılarak faiz batağı içinde yaşadıklarını, hatta intihar ettiklerini, bankaların yılsonlarında kar bilançolarını açıklarken keyiften kulaklarına kadar güldüklerini, seçim yaklaştığında evlerine gelen kömür, torba dolusu erzak ve çeklerin gurur incinmesini bilemezler ki…
Onlar için varsa yoksa bilgisayar içindeki eroine eş değer şiddetle bezenmiş oyunlar!..
Yazık! Ki ne yazık!...
Ebeveynler gözünüz aydın! Evdeki bilgisayarlarınızı artık çöpe atabilirsiniz! Apple’in çıkardığı dokunmatik bilgisayarlar için çocuğunuzun odasına yer açın! Doğalgaz’dan sonra bu da canınızı yakacağa benziyor!...
Ne kuşağız değil mi? Ayranımız yok içmeye 3G’yle gideriz …….” Sizler, boş bıraktığım yere istediğiniz sözcüğü yerleştirmede özgürsünüz.
Gelecek neslin değerli gençleri, kış uykusundan biran önce uyanıp, elinize alacağınız her kitapla, Türkiye’yi daha iyi yerlere taşıyacağınızdan hiç kuşkunuz olmasın. Atamızın da söylediği gibi; “ Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur”
Haydi görelim sizleri!… Exclamation

Ertuğrul Erdoğan
30 Ocak 2010/ Bursa
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pzr Şub 07, 2010 17:33    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ŞAŞKIN BAKKALLAR

“Bakkal Amca,
Yağın Var mı?
Var! Var!
Unun Var mı?
Var! Var!
Şekerin Var mı?
Var! Var!
Ne duruyorsun? Helva yapsana, helva yapsana!...” diye devam eden tekerleme bir türkümüz var…
Artık gözünüz aydın, gelecekte veresiye isteyeceğiniz mahallenizin bakkalı da kalmayacak! Başbakan, bakkallara seslenerek; “Birleşerek, marketleşin” çağrısı yaptı. Yaptı da, bencilliğin aldığı yürüdüğü, eskiden siftah yapan esnafın, yan komşusu da siftah yapsın diye müşteri gönderilen dönemlerin bittiği, mirasın bile aile içinde şiddete yol açtığı, fikir ayrılığın esnafta da kol gezdiği ve adım başı bakkalın olduğu sokaklarda birleşerek marketleşmenin sizce mümkün olabileceğini düşünüyor musunuz? Onları artık tarih sayfalarında anılarınızı zorlayarak mumla arayacaksınız. Sabah işinize giderken öyle her istediğinizi hemen alamayacaksınız. Bakkal Mehmet’le ayaküstü sohbetin ardından, utana sıkıla, önceki borcunuza aldırmadan yüzünüz kızararak, “Salça, yağ, tuz alacaktım, yazabilir misin?” diyemeyecek, evinize de sokağınızı değiştirmeden rahatlıkla girebileceksiniz!.. Ayrıca, artık mahallenizin bakkalmatiğinden para da istemeyecek, doğruca büyüyen, kar paylarını tavan yapan dosya ve sigorta ve faiz kesintisi ile aldığınız paranıza ortak olan bankaların kredilerine yöneleceksiniz.
Geçenlerde Best FM Radyosu’nda Fatih Portakal’ın “ Konuşan Türkiye” programını dinliyordum. Canlı yayına Denizli’den bir dinleyici katılıyor ve üç çocuğunun olduğunu onları okutmaya çalıştığını, bunu da 600 TL’lık maaşının 300 TL’sını kiraya vererek yaptığını söylüyordu. Fatih Portakal soruyor?
“Peki çocuklarınızı nasıl okutuyorsunuz, paranız yetiyor mu ki?” İzleyici kısık bir sesle;
“ Nerdeeee!, Daha geçenlerde, kızımın üniversite kayıt parası için bakkalımızdan 38 TL borç almak zorunda kaldım. Erzak alıp, maaş alınca verip, tezgâhı zar zor çeviriyoruz” dediğinde Fatih Portakal uzun süren sesliğin ardından başka izleyiciye bağlanmıştı.
Türkiye Çinleşiyor mu? Yoksa “İşsizler Ordusu” ile “Asgari Ücret” sömürüsüne bakkallar da mı ekleniyor? Sekiz yıl önce 685 bin bakkal sayısının bugünlerde 275 bine düştüğünü Bakkallar Federasyonu söylüyor. Neresinden bakarsanız bakın, bir milyon bakkal ailesi işsizler ordusuna doğru yolcu demektir. Sırada hangi esnaflar var dersiniz? Terzilerin bile popülaritesini yitirdiği ortamda hazır giyim, kırtasiye, nalburiye, mobilya ve daha nice dükkânlar kapılarına kilit vurarak sokaklarımız bomboş kalacak…
“Bakkal Amca,
Yağın Var mı?
Yok! Yok!
Unun Var mı?
Yok! Yok!...
Ne duruyorsun, dükkanını kapatıp, birleşsene, dükkanını kapatıp, birleşsene!...”
Apartmanın üst katından bakkalına sepet uzatan yaşlı Ayşe teyze, dişlerinin döküklüğü arasında sokağın boşluğuna sesleniyor;
“Mehmet Efendi! Yemeğim ocakta kaldı. Salçayla ekmeği sepete koyar mısın?”
“ Anacığım, ekmeği koyayım ama salçayı maalesef alamadım! İşler kötü, sermaye de kalmadı.” Sözü, sanki tüm mahalleye bir mesajdı.
“ Tühh!...” sözcüğü ardından gelen konuşmaları işitmek ise mümkün değildi…

Sevgiyle kalın… Exclamation

Ertuğrul Erdoğan
7 Şubat 2010/Bursa







.
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pts Şub 15, 2010 14:46    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

"MEZURA"NIZ VAR MI?
“Sevgililer Günü”nde de sevimsizliği kaleme almak istemem. Bugün, güzel sözcüklerin kulakları tırmaladığı, bakışların anlam kazandığı, yüreklerin bir başka çarptığı, hediyelerin gönülleri fethettiği, “Sevgililer Günü”. Sakın ola ki, bugünü unutup, diğer günleri “ Sevgisizlik Günü” olarak ilan etmeyin!..
Bugün sevdiklerinizle “Fiziksel Alanı” istediğiniz gibi kullanabilir onun keyfine varabilirsiniz. Sevdiğinizin kulağına şarkıların en anlamlısını fısıldayabilir, onu bir çiçek gibi koklayabilir, dudağına bir buse kondurabilir, isterseniz, güzel bir romantik gecenin ardından aşk mabedinizde, geleceğinizin meyvesinin temellerini bile atabilirsiniz!
“Fiziki Alan” kavramı artık günlük hayatımızın her alanında karşımıza çıkıyor. İş yerinde veya yaşamın her hangi bir yerinde bayanlara yaklaşım alanını bilmeyenimiz yoktur! Şimdi buna birde “Vekile Fiziki Yaklaşım Alanı” eklendi. Bundan böyle bence her milletvekili, yanında “Mezura” taşımak zorunda kalacak! Eski nesil bu sözcüğü bilir ancak yeni nesil bilmediği gibi “O da neymiş?” diyebilir. “Mezura” öyle sandığınız gibi kötü bir şey değil. Şöyle katladınız mı, cebinize bile sığabilir cinsten. Terzilerin ellerinden de hiç düşmez. Onu omuzlarında gezdirirler. 1,5 metre uzunluğunda şerit metredir. Sarı zemin üstüne siyah rakamlar ve çizgilerden oluşur ve en ünlü yapımcısı da Batı Almanya’dır.
Son günlerde TBMM’de yaşanan kavganın ardından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Milletvekillerine bir metreden fazla yaklaşmayı yasakladı. Cebinde mezura taşıyan vekillerin bir de mezura yerine tahta cetveli masalarının altında hazır kıta beklettiklerini düşünün. Allah korusun! 99 cm yaklaşanın kafasına “Küttt” diye yerleştirilmiş bir cetvel ve ardından gelişen istenmeyen olaylara sahne olmuş meclis, bir anda muhabere alanına dönüyor! Şu Almanlar işi gerçekten iyi biliyorlar. Sanki bugünleri düşünerek o mezurayı imal etmişler, değil mi? Benim yine de şu mezura yönünden kuşkum var. Türkün mucizeleri bitmek bilmez. İşin kötü tarafı, biz bu mezuraları “Yahşi Batı” filmindeki gibi kement şeklinde kullanmaya kalkarsak, maazallah! Bunu hayal bile edemiyorum. İktidar milletvekili konuşma yapmak için tam kürsüye gideceği sırada, arkadan muhalif milletvekilinin mezura saldırısıyla yere kapaklandığını ve yüzünü, gözünü dağıttığını bir düşünsenize! Alın size durup dururken istenmeyen bir olay! Meclis Başkanı olaya el koyup, mezurayı atan vekile sorar; “ Neden mezurayı vekilin ayağına doladınız?” Vekil hemen yanıt verir; “ Bir metre kıta sahanlığımı ihlal etti”. Birde mezurayı birbirlerinin suratlarına savurduklarını düşünün. Alın size işte büyük tehlike! Allah korusun mezuranın uçlarındaki demir parçası vekillerin suratlarını ne hale getirir? İnanın oy verdiğiniz vekillerinizi bile tanıyamazsınız!
Neyse mezurayı bir kenara bırakalım. Hayali bile kötü olmaya başladı! Siyasetçiler ekonomiyi hallettiler, şimdi de psikolojiye soyundular! Herkes birbirini potansiyel hasta görmeye başladı. Yine MHP Başkanı’ndan Başbakan’a “Dunning Kruger Sendromu” teşhisi konuldu. Birçoğumuza yabancı olan bu sözcüğün ne anlama geldiğini bende merak edip, araştırdım. Bunu da sizinle paylaşmak istedim;
Cornell Üniversitesi’nde görevli psikologlar Justin Kruger ile David Dunning’in tarihe geçmelerine ve 2000 yılında Nobel ödülü almalarına neden olan tanı “Cahil Cesareti” olarak tanımlanıyor. Gelin teoriyi biraz daha açalım. “Cehalet gerçek bilginin aksine bireyin kendine olan güvenini artırır” deniyor ve sonuçta şu bulgulara ulaşılmış;
• Niteliksiz insanlar, ne ölçüde niteliksiz olduklarını fark edemezler,
• Niteliksiz insanlar, niteliklerini abartma eğilimindedirler,
• Niteliksiz insanlar, gerçekten nitelikli insanların niteliklerini görüp, anlamalarında acizdirler,
• Nitelikleri, eğitimle artırılırsa, aynı niteliksiz insanlar, niteliklerinin farkına varmaya başlarlar.
Nitelik ve niteliksiz sözcüklerinizden başınız döndü değil mi? İşte hayatımızın her alanında, her kesiminde karşılaştığımız “ Niteliksiz İnsan”lar. Onları, yönetici, eş, çalışan, oy veren ve siyasetçi gibi hayatımızın her alanında görmek mümkün.
“To Be Or Not To Be” yani “Olmak veya Olmamak” bütün mesele bu olsa gerek. Türkiye’nin sorunu sanırım İngiliz yazar William Shakespeare’nin bu ünlü sözünde düğümleniyor. Nitelikli yani kaliteli insan yetiştirebilmek en büyük sorunumuz olsa gerek.
Sizlere bir ülkeden örnek vermek istiyorum. Şu anda eğitim ve gelişmede ön sıraları yakalayan Finlandiya 1917 yılında bağımsızlığını kazandığında çok fakir ve geri bir kuzey ülkesiymiş. Ünlü filozof Profesör Snelman ve arkadaşları Fin halkına sürekli eğitim vermiş ve bugünkü refah düzeyine bu çalışmalar sayesinde ulaşmışlar.
Eğitimin önemini kavrayan uluslar fakirlikten kurtularak ekonomi, siyasi ve kültürel bakımdan gelişerek dünyada sözü geçen devletler kervanına katılmışlar. “Kurtuluş Savaşı”nı kazanan Türkiye ise “Kültür Savaşı”nı ne yazık ki kaybetmiştir. Nitelikli bir hayat için Snelman gibi Profesörlere mi ihtiyaç var, dersiniz?
Sevgilerimle Exclamation

Ertuğrul Erdoğan
14 Şubat 2010
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
erterd
Özgür Dost


Kayıt: 11 Eyl 2006
Mesajlar: 675
Nerden: Bursa
/>

MesajTarih: Pzr Şub 21, 2010 08:59    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BEN BU HÜKÜMETİN...

Adamın birisi çok eskilerde arkadaşlarıyla kahvede kâğıt oynarken, radyoda haber okuyan spikerin “İğneden ipliğe zam geliyor…” sözünün ardından adam elindeki kâğıtları masaya fırlatıp, “ Ben bu hükümetin… (Bip) ” diyerek basıyor küfürü. Yarım saat geçmeden başına iki polis belirir ve sorar;
“ Hükümete sen mi küfür ettin?”
“ Evet ettim”
“ O zaman seni karakola götüreceğiz” Adam, elindeki kâğıtları elli bire tamamlayamadan masaya bırakır sonrada iki polisin arasında karakolun yolunu tutar. Pala bıyıklı beyaz saçlı babacan komiser elindeki gazeteyi bırakıp, adama hiddetle sorar;
“ Hükümete küfür eden sen misin?”
“ Yalan yok komiserim ettim” Komiser hiç tereddütsüz, “ Seni tutuklayacağız” der. Bu arada adam sırıtarak;
“ Ama komiserim ben bizim hükümete küfür etmedim ki. Pedoganya hükümetine küfür ettim.” Dediğinde, komiser, geriye yaslanıp bıyıklarını burkarak, “Sen beni mi kandırıyorsun, ben kırk yıllık komiserim. Hangi hükümete küfür edileceğini senden daha iyi bilirim” diyerek adımın elinin tersiyle dışarı eder.
Ben doğduğum yıllarda Menderes Başbakan, Celal Bayar’da Cumhurbaşkanıymış. İcraatlarını bilmem ama babamdan işitirdim. Prostat olmuş koalisyon dönemlerinde Süleyman Demirel, Turgut Özal, Mesut Yılmaz, Tansu Çiller, Yıldırım Akbulut, Erbakan, Türkeş ve daha nice politikacıların konuşmalarını dinledim. Ecevit’i de Kıbrıs zaferi ardından Karaoğlan olarak duyduk, sonra da Sana yağı ve Tüp gazının masa altı zula edilmesi ardından iktidardan indirildiğini gördük.
Bu güzel memleketimizde ilkleri de çok yaşadım…
Elektriklerin sık sık kesildiği dönemlerde, gömleği ikide birde yırtılan lüks lambasını, aşımızı pişirmede ikide bir memesi tıkanan gaz ocağını, kapalı kutu radyonun büyülü dünyasından ekranların o ihtişamlı gelişmelerini, çevirmeli telefondan, cep telefonunun gelişen teknolojisini, kömür kuyruklarından doğalgazın rahatlığına, daha sonra doğalgazın pahalılığından tekrar kömüre dönüşü, Aya ilk adım atan insanoğlunu siyah beyaz televizyonda izlemeyi, önce jopla dağıtılan başkaldıranları, şimdilerde biber gazı ile dağıtmayı, Eurovizyon’da birinciliği, Dünya Futbol Şampiyonası’nda üçüncülüğü, Dış ve iç borçların hiç bitmediğini, sağ- sol, çatışmasından binlerce insanın ölümü ardından gelen darbe yıllarını, devletin kasasını boşaltan hortumcuları ve daha nice olayların ilklerini...
Ama şu AKP’nin iktidar olduğu zaman diliminde gördüğüm ilkleri daha önceki siyasi hayatta görmedim. Siyasi senaryolar ardından Ordu, ile Yargı’da meydana gelenleri, Ergenekon’dan tutuklanan askerleri, profesörleri, gazetecileri, her gün darbe söylentileri adı altında bir senaryonun uygulanış biçiminin hayata geçirildiğini, dinlemelerin arttığını, “Ilımlı İslam” ı Cumhuriyetimize karşı alternatifle sunuluşu, “Gemicik” terimini, Fener Derneği Davasında aklını yitirdiğini ve hafıza kaybı yaşadığını söyleyip, sorulanlara “Hatırlamıyorum” yanıtı verenleri, “Bu memlekette kimin kızının başı örtülü, hepsini fişlemişler 40 sene onlar yaptı, inşallah sıra bizde. Yapmaya çalıştığımız bu arkadaşlar” diye ülkeyi kutuplaşma söylemi yaratan Kahramanmaraş AKP Milletvekili Avni Doğan’ın vahim demecini ve daha görebileceğimiz neler neler…
Birde muhalefet tutturmuş “Dokunulmazlıklar” kaldırılsın diyor! Yahu başınıza iş mi alacaksınız? Hadi kaldırdığınızı düşünün, Tutuklama sırası size gelmez mi? Baksanıza hükümet aleyhine atıp tutuyorsunuz! Sizi de Ergenekon’dan içeri attılar mı, ortada ne muhalefet kalır, sizlerde şaşırıverirsiniz!...
Hukukta neler oluyor?
Hukuk “Guguk” oldu. Onunda bağımsızlığı, tarafsızlığı yara aldı… Bu ilkte hafızamdaki yerini aldı!
İngiltere’nin Financial Times Gazetesi, “Savcının tutuklanması Türkiye’yi ikiye böldü” diyor. Zaten batının aklı, fikri de bu değil miydi?
“Cumhuriyet ve Cemaatler” gerisini siz tamamlayın. Okyanus ötesi karargahta hazırlandığı tahmin edilen senaryolar içimizi kötü karartmaya başladı!... Aman dikkat; “Su uyur, düşman uyumaz” “ Böl, parçala, yönet” sloganı ile aç kurtlar bunu bekliyor!
Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel’in yazdığı ve bestesini Cemal Reşit Rey’in yaptığı ve şu günlerde unuttuğumuz;
“ Çıktık açık alınla on yılda her savaştan;
On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan,
Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan
Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan
Türk’üz Cumhuriyet’in göğsümüz tunç siperi,
Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri…” diye devam eden “Onuncu Yıl” marşı, birçoğumuzu duygulandırır ve gözlerimizi yaşartır. Bu marşın son cümlesine dikkat!
“ Türk önde, Türk ileri…”
Ve ajanslara bir haber düşüyor; “ Sahte ürün üretiminde üç milyar dolarlık payla, Çin’den sonra dünya ikincisi olduk”
Haydi, gözünüz aydın! Bravo bütün hükümetlere! Parsayı kapan, sahteciliği kendine felsefe edinmiş, hep aklı şeytanlıkta olan egoist bir nesil yetiştirdik… Yaşayan siyasiler vicdanınız şimdi rahat mı? Ölen siyasiler, sizlerde “Nur içinde yatın! Tabi bu ikincilikle kemikleriniz sızlamazsa!…
Görev başındaki siyasilere duyurulur; “ Sizlerinde naçiz vücutları elbet bir gün toprak olacak!...
Kalın sağlıcakla… Exclamation

Ertuğrul Erdoğan/Bursa
21 Şubat 2010
_________________
" Daha yaşanabilir bir dünya için, herkesin yapabileceği güzellikler mutlaka vardır... ertuğrul erdoğan"
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    ÖZGÜR PENCERE Forum Ana Sayfası -> Köşe Yazıları/Makaleler Tüm saatler GMT +1 Saat
Sayfa Önceki  1, 2, 3 ... 9, 10, 11, 12  Sonraki
10. sayfa (Toplam 12 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
ezSerenity template - a boo design Original ezSerenity theme by boo ©2004 www.ez-life.net
Powered by phpBB © 2001, 2002 phpBB Group
Özgür Pencere Forumları