ÖZGÜR PENCERE Forum Ana Sayfası  
SSS Arama
Üye Listesi Edebiyat ve Sanat Derneği
Profil Özel mesajlarınızı kontrol etmek için login olun
Kayıt Ol Giriş
2009, ÖZGÜR PENCERE KADIN ÖYKÜLERİ YARIŞMASI ve ÖYKÜLER
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    ÖZGÜR PENCERE Forum Ana Sayfası -> Kadın Öyküleri Yarışması
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Sal Tem 28, 2009 07:16    Mesaj konusu: 2009, ÖZGÜR PENCERE KADIN ÖYKÜLERİ YARIŞMASI ve ÖYKÜLER Alıntıyla Cevap Ver



ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ
2009, Kadın Öyküleri Yarışması



Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği'nin, yazmaya gönül veren herkesin katılabileceği, konusu ‘kadın’ olan öykü yarışmasının duyurusudur.

Bu yarışma, amatör ya da profesyonel, erkek ya da kadın, herkese açıktır.

KATILIM KOŞULLARI:

1- Bu yarışmada ‘kadın’ üzerine yazılmış öyküler yarışacaktır. Öykülerin daha önce başka bir yerde yayınlanmamış olması gerekmektedir. Daha sonra böyle bir durum tespit edilirse öykü yarışma dışı kalacaktır.

2- Katılımcılar en fazla iki öyküyle yarışmaya katılabilir. Yapıtlar, dereceye girsin ya da girmesin geri verilmeyecektir. Seçilen öykülerin yayınlanmasını katılımcılar önceden kabul ederler.

3- Öyküler, 12 punto ile yazılacak ve en fazla 5 A4 sayfası uzunluğunda olacaktır.

4- Öyküler bilgisayarda yazılacak, her jüri üyesine ayrı ayrı gönderilmek üzere beş adet kopya yapılacak, dernek iletişim adresine gönderilecektir.

5- Yarışmaya katılan yapıtların üzerinde yazarı ile ilgili bir bilgi olmayacaktır. Yarışmacı yazar, yapıtının üstünde bir rumuz kullanacaktır. Ayrıca üzerinde aynı rumuzun yazılı olduğu bir zarfın içinde yazarın adı, soyadı, adresi, e-mail adresi, telefon numarası, kısa bir özgeçmişi ve ayrıca 2009-10 öğretim yılında ihtiyacı olan öğrencilere kırtasiye yardımı olarak harcanmak üzere dernek hesabına yatıracakları 20 TL'lik posta çeki dekontu ve bir adet fotoğrafı bulunacaktır.

Son katılma tarihi: 01.12.2009. Postadaki gecikmeler dikkate alınmayacaktır.

Yarışma sonucunun açıklanması 10 Şubat 2010'da yapılacaktır. Ödül Töreni 8 Mart 2010, Dünya Kadınlar Gününde, Bursa Tüyap Kitap Fuarında yapılacaktır.

Yarışmaya katılan yapıtlar, ödül kazansın ya da kazanmasın, yayınlanmaya değer bulunmaları halinde yazarları, bu yapıtların Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği Yayınları olarak kitaplaşmasını ve yayınlanmasını kabul etmiş sayılacaklardır.

Jüri Üyeleri:
Ayla Kutlu, Feyza Hepçilingirler, Cemil Kavukçu, Aysu Erden, Şebnem Sema Tuncel


Ödüller:
Jüri üyeleri katılım koşullarını gözönünde tutarak değerlendirme yapacak,değerlendirme sonucu, Birincilik, İkincilik, Üçüncülük ödülleri verilecek, jürinin kararı doğrultusunda uygun bulunduğu takdirde mansiyon ödülleri de verilebilir.

Değerlendirme sonucunda dereceye giren öykü sahiplerine plaketler ve hediye paketleri verilecektir.
Özgür Pencere Edebiyat Dergisi, Kadın Öyküleri Özel Sayısında sadece bu öykülere yer verilecektir.

Adres :
Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği, Çınarlı Mah. 26 Sok. Altınova Apt. No 9. kat 1, Adana
Tel: 0322 4581358
Hesap numarası: Özgür Pencere Edebiyat ve Sanat Derneği 1097231 posta çeki hesabı.

Yarışma İletişim maili:
admin@ozgurpencere.com,
sstuncel@gmail.com

www.ozgurpencere.com
www.ozgurpencere.org

_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.


En son sstuncel tarafından Cum Şub 12, 2010 13:03 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Çrş Şub 10, 2010 05:46    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ÖZGÜR PENCERE EDEBİYAT VE SANAT DERNEĞİ
2009, Kadın Öyküleri Yarışması
değerlendirme sonucu:


BİRİNCİ

“KIRMIZI BALIK”
Suzan Bilgen Özgün/Ankara

İKİNCİ

“MİRAS”
Emine Yılmaz/İstanbul

ÜÇÜNCÜ(ler)

“ÖLÜLER”
Gülru Pektaş/Ankara

“GERGEF”
Ayşe Başak Kaban/İzmir



BAŞARI ÖDÜLLERİ

“ÇATLAK YAVER” Necla Altıncaba/Konya
“SANİYENİN KAYIP GÜVERCİNLERİ" Kezban Şahin Taysun/İzmir
“GÖZ KAVANOZU” Vesile Dilek/İzmir
“B’DEN ŞEHİRLER” Zeynep Pelin Ataman/İstanbul
“AZ KULLANILMIŞ HAYATLAR” Umut Can Çeppioğlu/İstanbul


Exclamation



Yarışmanın Ödül Töreni 2011 Adana Tüyapta yapılacaktır. Bundan sonraki tüm yarışmalar için bu geçerlidir.
_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Kankardeş
Özgür Dost


Kayıt: 25 Oca 2009
Mesajlar: 361
Nerden: İZMİR
/>

MesajTarih: Çrş Şub 10, 2010 12:18    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Yine bizden birini görmek ne güzel. Kezban Hanım'ın adını bilgisayar karşısında görünce çoook sevindim. Bütün katılımcı yazarları kutlamak lazım. Öykü yazmak, bir şey üretmek, başlı başına bir başarıdır zaten. Hepsine selam olsun. Bu güzelliği organize eden Özgür Pencere'ye de sonsuz teşekkürler Exclamation
_________________
İçerde Saklı Bir Tutam Düş...
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder E-mail'i gönder
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Çrş Şub 10, 2010 20:22    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

Sevgili Öyküseverler,

2009 Özgür Pencere Kadın Öyküleri Yarışması sonucunda değerli jüri üyelerimizin yaptığı değerlendirme sonucunda ödüllendirilmeye hak kazananlarla, yarışmaya katılan ama ödül alamayan herkesi, edebiyat için verdikleri emekten ötürü içten kutlarız.

Bu yıl da seçimi oldukça zor olan bir yarışmayı geride bıraktık. Katılan 321 öykü arasında oldukça çekişmeli geçen yarışmamıza gösterilen ilgi, kadının sesini duyurabilme çabası, duyarlılık ve farklı bakış açıları hepimizi kadınlarımız ve edebiyat adına çok umutlandırdı.

Bildiğiniz gibi yarışma sonucunda ödül törenini Bursa Tüyapta yapacağımızı duyurmuştuk ama bu tarihi değiştirmek zorunda kaldık. Bizlerin amacı sizlere sadece ödüller takdim edip sonra da ayrılmak değil. Bu nedenle Çukurova Tüyap programı içersinde yapacağımız bir ödül törenini ve aynı süreçte sizlerin katılacağı bir panel ile öykücülüğünüzü anlatacağınız ve dinleyicilerinizle soru-cevap sohbeti oluşturacağınız geniş zamanlar planladık. Bu da ancak çok önceden ayarlanacak bir etkinlikler dizini içersinde olabileceği için, gelecek ilk Çukurova Tüyap içersinde bunu gerçekleştirmeye karar verdik.

Her ne kadar 2011 diye tarih versek de bu sanıldığı gibi çok uzun bir süre değildir. Ödül töreni, panel, söyleşi ve basın toplantısı, vb etkinlikler Çukurova Tüyap içinde bulunduğumuz 2010 senesinin sonunda, 2011'in ilk ayı Ocak başında gerçekleşecektir.

Sizlere daha uzun süreler vermek için yaptığımız bu değişikliği anlayışla karşılayacağınızı umarız.

Saygı ve dostlukla
Özgür Pencere Edebiyat Derneği Yönetiim Kurulu


Not:
*Ödül kazanan öykülerinizi mümkün olan en kısa sürede, mail yolu ile bize ulaştırmanızı önemle rica edeceğiz.

* Başarı ödüllerinin sırası rastgeledir.
_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Cum Şub 12, 2010 13:06    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BİRİNCİ


KIRMIZI BALIK


Uyandığın anda derin bir acı başlıyor. Etrafına bakınıyorsun. Doktorun omzuna dokunuyor şefkatli bir tavırla. “Her şey yolunda” diyor. Oysa tüm organların senden koparılmış sanki. Beni düşünüyorsun. Yüreğin dilsiz bir yara… Bedeninle birlikte kanıyor. Onunki gibi…

***

Oda bütün soğukluğu ve beyazlığıyla gözlerimden girip beynimi delmeye başlıyor. Önce babanın görüntüsü geliyor. Yüzü net değil, yine de tanıyorum. Arkada doktorun mırıl mırıl sesi var. Anlamasam da başımı sallıyorum. Baban “Arayı bu kadar açmasaydık keşke, şimdi sıfırdan başlıyoruz her şeye” diyor. Böyle söylerken omuzları çökmüş, yaşlanmış gibi geliyor bana. Sonra ofistekiler bölük pörçük görünüyor. Üstünde işyerimin adı yazılı dev bir çiçek sepetinin ardından başlarını uzatarak “İşi ihmal etmezsen çiçeği de yollarız!” diye hep bir ağızdan bağırıyorlar. Patronum haykırırken yüzü daha da şişmanlıyor, bütün odayı kaplıyor. Teyzen gelip merakla karnıma bakıyor. Hüzünlü bir ifadeyle “Keşke benim de bir çocuğum olsaydı, ondan hatıra kalırdı bana” diye mırıldanıyor. Ne söyleyeceğimi bilemiyorum önce. “Benim çocuğum senin de çocuğun sayılır” demek istiyorum. Kim olduğunu çıkaramadığım bir ses: “Hasta yakınlarını henüz içeri alamıyoruz, anestezinin etkisi hâlâ devam ediyor” diyor. Sonra senin yüzünü görüyorum, belli belirsiz. Rüya gibi genç bir kızsın… Oysa daha dün gibiydi senin varlığından haberdar oluşum…

Çok taze bir yasın ardından senin müjdeni hemen vermek zor gelmişti bize. Babanla bir süre bekleyip açıkladığımızda herkesten buruk bir gülümseme eşliğinde derin bir iç çekiş geldi. “Hani ikinciyi düşünmüyordunuz!” diyen patavatsızlar da oldu. En çok ağabeyin sevindi. Çocuklara özgü kaygısız bir yüz ifadesiyle defalarca sordu seni. Okulda arkadaşlarına ve öğretmenlerine hemen söyleyecekti. Sana bakacaktı ama odasını paylaşmayacaktı. Eşyalarıyla ancak izin verdiği sürece oynayabilecektin. Ne kadar “Kocaman oldu” desek de aslında o da küçüktü…

***

Ağabeyimin adını doğmadan belirlemiştiniz, benim bir ismim yoktu henüz. Buna rağmen alışverişler yaptın. Minik zıbınlar, patikler, oyuncaklar… Beni en çok cezbeden, parlak renkli bir tulum giydirilmiş küçük ayıcıktı. Teyzem de seninle gelsin, biraz oyalansın istedin. “İşe bile sürüklenerek gittiğini” söyleyince utandın... Acı yine amansız bir hastalık gibiydi. Toparlanmaya çalışarak yeni aile yaşamınız için kafanda kendince bir düzen kurdun. İşyerinde daha kimseye söylememiştin, patronun tepkisinden çekiniyordun. Sabah bulantılarına alıştın tekrar. Babamın elini karnına koyarak onun da bu duruma alışmasını istedin. Gülümseyerek “Gözleri seninkiler gibi mavi olsa” dedi. Bir gece, seni gazeteden kesilmiş kâğıda bakarken buldu: “Emniyette Sorgulanan Gazetecinin Şüpheli Ölümü!” Aylardır çekmecede, zarf içinde durmasına rağmen ilk kez görüyormuşçasına inceliyordun. Babamı görünce ağlamaya başladın. Hiçbir şey söylemeden sana sarıldı.

Düzenli kontrollere artık yalnız gidiyordun öğle aralarında. Babama gelmemesini söylemiştin. O da ısrar etmemişti zaten. İkiniz de yorgundunuz… Bazen hayata bile tahammül edemiyordunuz… Şüpheli ölüm, beyninizi, en karanlık köşesinden arsız bir hayvan gibi durmadan kemiriyordu. Böyle ne kadar zaman geçti, emin değilim.

***

Rüzgârlı bir gündü. Bu kez iş çıkışı gidecektim kontrole. Atatürk Bulvarında acele etmeden yürüdüm. Daha vaktim vardı. Her adımımda aklımda sen; sefaretlerin demir parmaklıklar ardından yarım yamalak gözüken bahçelerini, hızla geçen arabaları, milli piyango biletçisini, artık kapanan o çok sevdiğim sinemayı adeta küçük bir kız merakıyla izledim. Bunları sen de görecektin.

Kuğulu Park’a yaklaştığımda yükselen çocuk çığlıklarıyla ağabeyinin bebekliğini anımsadım. Teyzenle yaz kış dememiş, ne çok getirmiştik onu buraya… Bugün mahkemeye girmeden önce aramıştı beni. Sesi uzun zamandır ilk kez yaşam ışıltısı taşıyordu. İçimde bir kıpırtı hissettim. Elimle pardösümün üzerinden karnımı tuttum. Teyzene, bana, bütün aileye yeni bir can, moral olacaktın aslında, bunu hissetmiştim. Altında kitapçı dükkânı bulunan pasajın merdivenlerini tatlı bir telaşla çıktım. İçeri girmeden önce, dağılan saçlarımı elimle çabucak düzelttim. Sonra bekleme odasındaki büyük akvaryuma beraber baktık. Camı tıklattığımda, ürkek bakışlı balıkları sana benzettim. Sen de hayattan habersiz, korunaklı bir akvaryum içinde yaşıyordun. Seni koruma içgüdüsüyle karnımı ovuşturdum.

***

Kırmızı balığı hatırlıyorum en son… Artık seni bambaşka bir yerden görebiliyordum. Yüzünün rengi nedense solmuş gibiydi. Biraz daha bekledikten sonra ultrason cihazının olduğu odaya çağrıldın. Hemşire hazırlanmana yardımcı oldu. “Siz uzanın, birazdan Doktor Bey gelecek” dedi sıcak, moral veren bir gülümsemeyle. Oda loştu, hasta ve ilaç kokuyordu. Ceketini özenle astın. Uzandın, bakışlarını tepedeki kısık flüoresan ışığına dikip beklemeye başladın. Bu tip aydınlatmayı kasvetli bulurdun. Sorgu odasının ışığı da böyle miydi? Diğer odalardan gelen hasta konuşmalarını, açılıp kapanan muslukları, faks, yazıcı ve klavye seslerini, çalan telefonları, iğneden ürken bir çocuğun huysuzlanmasını dinledin. Ağabeyimin iğneden hiç korkmadığını hatırladın, benim de ona benzeyeceğimin hayalini kurdun. Gülümsedin hatta…

Kapı aralandığında koridordaki ışık içeriye sızarak odanın karanlığını biraz olsun dağıttı. Esmer, hafif sakallı bir doktor içeri girdiğinde şaşırdın: Senin doktorun değildi. Şaşkınlığını anlamış gibi “Bugünkü ultrason muayenemizi ben yapacağım, Mehmet Hocam da gelir birazdan” dedi. Sesi güven vericiydi. Işığı iyice kararttı. Bilgisayarda bazı bilgileri hızla kontrol edip “Yaş otuz yedi değil mi?” diye sordu. Sessizce başını salladın. Soğuk, jel sıvıyı karnına sıkınca ürperdin. Üşümüştün, benim de üşüyüp üşümediğimi düşündün. O da üşümüş müydü sorguda? Ultrason cihazının ucu karnında yavaşça dolaşırken uzun süredir olmadığın kadar heyecanlıydın. Ekranı tam görememekten, o anda yalnız olmaktan rahatsız olmuştun. Ekrandan yansıyan ışıkta doktorun yarı yarıya aydınlanan suratını incelemeye başladın. Sakin ve soğukkanlı görünen yüzündeki mimiklerin nasıl değiştiğini saniye saniye izledin. Doktorun bakışlarındaki artan endişeyle kalbin sıkıştı. “Ne oldu?” diyebildin sonunda. Eliyle “bir dakika” işareti yaptı sadece. Tekrar baktı. “Mehmet Hoca’ya haber vermemiz lazım” dedi. Yerinden kalkıp yan masadaki telefonla sekretere haber verdi. “Bebeğe bir şey mi olmuş?” diye sordun. Sesin zorlukla çıkmıştı. Sakalını kaşıyarak bir an duraksadı, “Kalp atışları izlenmiyor” dedi. Gözlerini kaçırmasına rağmen bakışlarındaki acımayı fark edip yutkundun. Jel sıvıyla boğulmuştun sanki. Kendini yapış yapış bir böcek gibi hissettin. O ne hissetmişti?

Doktorun geldi, sakin gözükmeye çalışan bir tavırla baktı, baktı, baktı… Belirsizlik, içinde saplı kalan bir mızrak ucu gibiydi, canını acıttı. Boğazın kurumuş, kaskatı bir halde onları izledin. En sonunda söyledi: “Bebeğin acilen alınması lazım!”

***

“Bebeğin acilen alınması lazım!” Öylece baktım. Sanki sadece bir izleyiciydim. Doktorumun dudakları can çekişircesine kıvrılıp açılıyordu. Kolormatik gözlüğü yüzüne göre çok büyük ve demodeydi. Camları iyice kararmış gibiydi, gözlerini seçemiyordum. Diğerinin yüzü, sarı siyah bir renk olmuş, sakalı daha da uzamıştı. Güneşle ay karışımı gibi duran flüoresan lamba gözümü alıyor, klinik kokusu içimi giderek daha çok bayıyordu. Camlar niye tamamen kapalıydı? Perdeler niye bu kadar koyu, önlükler niye bu kadar beyazdı? “Yarın sabah aç karnına gelmeniz gerekiyor” sesiyle irkildim. “Neden ölmüş olabilir?” dedim. Daha doğmamış birinden “ölmüş” diye bahsetmek ne tuhaftı. Benim bunu hiç kekelemeden sorabilmem daha da tuhaftı. “Anne karnındaki ölümlerin çeşitli nedenleri olabilir ancak patoloji raporundan sonra kesin bir şey söyleyebiliriz.” Konuşması küçük bir çocuğa anlatır gibi tane tane ve açıklayıcıydı. Yine de şüpheli bir ölümü anlamama yetmemişti.

***

Klinikten çıkmadan önce kırmızı balığa baktın. Hiç varolmamışçasına dalgın dalgın yüzüyordu. Çocukken onun da hayallere dalarak seyrettiği kırmızı bir balığı var mıydı?

Bir an önce babamla konuşmak istiyordun. Koşar adımlarla binadan çıktın. Ama parkın yakınına gelince ayağın tökezledi, dizlerin seni taşımıyordu artık. Havuza bakan bir banka oturup kuğuların asil güzelliğini, genç âşıkların gülümseten romantizmini -aşkını ilk burada mı itiraf etmişti teyzeme?- sararmış yaprakların hüzünle kendini bırakışını izledin. Çocukların çoğu gitmiş, hava sabırsız bir aceleyle kararmıştı. Havuzun mürekkep rengi bulanık suları çekilmişti sanki. Üşüyen kollarını ellerinle ovuşturduktan sonra karnına dokundun. “Koruyamadım, koruyamadık sizi” diye kesik kesik mırıldanarak etrafına bakındın. Bir şey arıyordun. Annesiyle beraber kendi bebek arabasını itmeye çalışan bir kız çocuğu önünden geçti. Tombul bileğine, upuzun bir iple mor bir balon bağlanmıştı. Bakışlarınız karşılaşınca pirinç dişlerini göstererek güldü. Gözleri maviydi…


Suzan Bilgen Özgün

_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Cum Şub 12, 2010 13:09    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

İKİNCİ

MİRAS


“Bir kadın annesinden neyi miras alır?

İnci küpelerini, elmas kolyesini mi? Muhallebinin kıvamını, pilavın suyunun kararını mı? Belki sandıktan sandığa aktarılan sırma işli örtülerini. Belki de el yazısıyla doldurulmuş sayfaları yemek lekeli bir tarif defterini. Yoksa ağda bezini - ve kocasını - hangi yöne, çaktırmadan nasıl çekivereceğinin sırrını mı?”

***

“Burada bir virgülünüz var,” diyen kuaförün sesiyle daldığı düşüncelerden sıyrıldı Zeynep. Virgül… Saçındaki o tutama virgül dendiğini daha önce duymamıştı ama bir kere sohbete başlarsa susmayacağından korktu adamın. Şu an tek istediği bir virgüllük soluklanmaktı. Sadece “Hmm...” diye onayladı. Alnında, tam saç çizgisinin başladığı yerdeki o ters tutamı sıkıca fırçaya doladı kuaför. Fönü dayayıp normalden daha uzun tuttu. Sonra bir daha doladı fırçaya…

Tek bir fotoğraf kalmıştı Zeynep’e. İkisinin nikâhta çekilmiş bir fotoğrafı. Babası, incecik bedenine çok büyük gelen ceketiyle, annesinin başında çiçekli bir yemeni… Fotoğraf çok eski görünse de onlar çok genç ve çok mutlu bakıyordu. Apaçık ortadaydı ama her defasında yine de sorardı Zeynep: “Ben kime benzemişim Besimana?” Her defasında “Babana,” diye cevaplardı Besimana:“Hık demiş babanın burnundan düşmüşsün. Aynı kara kaş, kara göz; aynı boy, pos, endam.” Durur, Zeynep’in saçını okşar, sonra devam ederdi: “Ama bir tek şu saçı… şu tersine tersine çıkan saçı… Onu annenden almışsın. Aynı onun gibi inatçı, dik başlı, kendi bildiğinin dikine giden şu bukleyi...” Besimana başka bir şey demezdi ama Zeynep hissederdi onun için için annesine kızdığını. Annesine kızdığı için Besimana’ya içerlerdi. Ama kendisi kızmaz mıydı sanki? Hem annesine hem o inatçı buklesine?
Kaçmıştı annesi. Babasının onu evlendirmek istediği adama hayır demişti. İnat etmiş, ayak diremiş; evden kaçıp âşık olduğu adamın peşine düşmüştü. Ağabeyleri de onların peşine… Gözlerden, tehditlerden uzak bir hayat kurmak için kaçıp İstanbul’a sığınmışlardı. Babası bir fabrikada iş bulmuştu. Besimanaların mahallesinde küçük bir ev tutmuşlardı. Ama ancak bir süre saklayabilmişti onları İstanbul’un kalabalığı.

Zeynep daha kundaktaymış o zaman. “Belki senden haberleri yoktu, belki de kız olduğun için umursamadılar, o yüzden sağ bıraktılar,” demişti Besimana. Bilmiyordu. Öğrenmeye çalışmamışlardı. Zeynep'i de alıp apar topar İzmit’e yerleşmişlerdi karı koca. Zeynep onlar için özlemini çekip de sahip olamadıkları çocukları olmuştu o günden sonra. Onlar da Zeynep’e ana-baba.
Gerçek annesindense sadece artık ezberlediği o fotoğraf kalmıştı Zeynep’e. Bir de saçındaki şu asi bukle, yeni öğrendiği adıyla virgül. O yüzden severdi onu. Okulda bütün çocuklar dalga geçse de yine severdi. Ama öte yandan da kızardı ona. Çocukların alaylarına karşı onu yalnız bırakıp gittiği için. “Virgül…” Tam neresine battığını ayırt edemediği bir sızı geçti karnından. Oysa annesi için daha çok bir nokta olmuştu.

***

Eve döndüğünde Besimana fönlü saçlarına bakıp başını iki yana sallayacak, hiçbir şey demeden sessizce azarlayacaktı Zeynep’i. Ama az önce kuaför gelip malzemesini tanımaya çalışan bir sanatçı edasıyla saçını yoklayarak “Ne olacaktı sizin?” diye sorduğunda “Düz fön” çıkıvermişti ağzından. Oysa gelirken topuz yaptırmaya kararlıydı. Omuzu açık elbisenin üstüne en çok dağınık topuz yakışır demişti bankadaki arkadaşları. Topuza da uzun sallantılı küpeler… Hatta geçen öğlen gidip elbisesinin yeşilinde küpeler seçmişlerdi beraber. Peki, neden karar değiştirmişti durup dururken? Şu bukleye inat mı? Bilmiyordu ama kendini ikna edivermişti hemen: “Düz fön en iyisi, derli toplu durur.” Zaten bu kuaföre de ilk defa geliyordu. İstanbul’daki kuaförü olsa…
Aile arasında, küçük bir tören olacaktı nasılsa, öyle abartılı bir şeye gerek yoktu. Sade bir tören; isteme, söz, nişan, hepsi bir arada. Besimana’yı da fazla yormamış oluruz diye düşünmüştü Zeynep. Artık iyice yaşlanmıştı. Ama yine durmamış; baklava, börek, likör, lokum sürü iş çıkarmıştı. Zeynep’e kalsa bir kahve yeterdi, başka bir şeye gerek yoktu. Onlar bütün formaliteleri ve yapacakları masrafı düğüne saklamışlardı. Nasılsa çok beklemeyeceklerdi düğün için. “Yaz başı olsun,” demişti Hakan. Gün bile alacaktı da Zeynep nişandan sonraya bıraktırmıştı. “Okullar kapanınca, anneler yazlığa gitmeden yaparız,” demişti. “Ablamlar da gelir Almanya’dan...”

İşte böyle her şeyi ince ince düşünür, planlardı Hakan. Zeynep’e çoğu zaman sadece onaylamak kalırdı. Doğum günü çiçeklerini, şubedekileri de unutmadığı bayram çikolatalarını, yılbaşı sepetlerini hiç atlamazdı. Zeynep’in arabasının bakımını, evinin alışverişini bile düşünürdü. Bazen Zeynep’i bunaltsa da arkadaşları çok şanslısın, diyorlardı, “Bizimkilere eve gelirken yoğurtla ekmeği bile en az üç kere hatırlatmazsan unutuyorlar şekerim…” Ama öyle sevgi sözleri etmez, aklı iki karış havada genç âşıklar gibi davranmazdı hiçbir zaman. Şimdi düşününce garipsedi, nişanlanıyordu ama hiç aşk lafı etmemişlerdi Hakan’la. Aşktan konuşmadığı bir adamla evleneceğini düşünmezdi hiç. Ama bahsetmemişlerdi işte... Böyle bir ilişkiydi onlarınki. Yine de kendisini beğendiğine emindi. Bakışlarındaki pırıltıdan, belini kavrayan elin dokunuşundan, şubenin kapısında onu karşıladığında yanağına -evlilik teklifini kabul ettiğinden beri dudağına- kondurduğu öpücükten anlıyordu bunu. Aklına gelince içi gıcıklandı. Karnında küçük kıpırtılar dolaştı. Şu kelebek kanatları dedikleri bu muydu? Açıkça konuşmamışlardı ama Zeynep’in mesafeli duruşunu bazı şeyleri evlendikten sonraya bırakmak istediğine yormuştu Hakan. İtiraz etmemiş, tam tersine saygı duyduğunu belli etmişti.

“Belki nişandan sonra…” Hakan’ın bunun için de en doğru zamanı beklediğine emindi. Tanışmaları, arkadaşlıkları, çıkmaları, hepsi en doğru zamanda, tam olması gerektiği şekilde olmuştu. O yüzden Hakan şık bir restoranın boğaz gören bir masasında -fonda şimdi hatırlamadığı slow bir müzik çalıyordu- tek taş pırlantayı çıkarıp Zeynep’in parmağına taktığında ve uzanıp eline sevecen bir öpücük kondurduğunda “Hayır” demek için hiçbir sebep görememişti Zeynep. “Bir şeyler eksik” diye itiraz edecek olmuştu içinde cılız bir ses. “Âşık değilsin sen bu adama…” Ama başka bir ses ağır basmıştı: “Her şey olması gerektiği gibi, ne eksik ne fazla…”

Kuaför fönü dayayıp bir daha tuttu saç dibine. Sonra bir daha... Sıcak hava başının derisini yaktı Zeynep’in ama sesini çıkarmadı. Öyle ateşli, tutkulu bir başlangıç yapmamışlardı Hakan’la ama belki de daha iyiydi. Zamanla ilişkileri rahat edecekleri sıcaklığa gelecekti.

***
Saçının inadı sonunda biraz yatışmış, virgülü düzelmişti ama adam hala uğraşmaya devam ediyordu. Canı sıkıldı. Keyfi kaçmıştı birden sebepsiz yere. Bir an önce gitmek istiyordu artık. Ne kadar sade de olsa, kendi nişan gününde hiçbir genç kız kuaföre tek başına gitmemeli demişti komşuları Hayriye abla. Gelmek için ısrar etmişti ama Zeynep’in ayıbına gitmişti nişana çağırmadığı birine kuaföre gel demek. Kuaföre, hamama öyle bir sürü kadınla gitmeyi sevmezdi. Acaba dinlese miydim Hayriye Ablayı diye geçirdi içinden. Biriyle konuşmak iyi gelecekti sanki şimdi.

Ama bir komşu değildi ki bugün yanında istediği. Besimana bile değildi. Hepsinin ne düşündüğünü, ne söyleyeceklerini biliyordu. Hakan’ın ne kadar düzgün bir adam olduğunu, onu ne kadar rahat ettireceğini, birbirlerine ne kadar yakıştıklarını... Ne düşündüğünü bilmediği tek bir kişi vardı bugün. Annesi. O ne söylerdi bugün Zeynep’e? O da fön değil topuz yaptır mı derdi? Akşam o mu pişirirdi kahveyi Zeynep’in yerine? Telaşlanır, az daha taşırır mıydı? Yüzükler takılırken gözleri yaşarır mıydı? Ne yapardı? O beğenir miydi acaba Hakan’ı? Yoksa bunun bir mantık evliliği olduğunu mu söylerdi? Evet, Zeynep kararını verirken mantığını da katmıştı hesaba. Ama ilişkilerindeki her şey sadece mantık değildi ki… Aşkın tek bir tanımı, sınırı, formülü olmadığına inanıyordu Zeynep. Herhangi iki insan arasındaki ilişki sadece onlara özgü bir karışımdı. Belki kalbini öyle deli gibi çarptıran, kontrolünü elden bırakmasına yol açan şeyler olmuyordu Hakanla beraberken. Ama öpüştüklerinde karnındaki kelebekler yetmez miydi? İlle de bir mantık tutulması mı olmalıydı? Kalp çarpıntıları, fırtınalar, şimşekler? Artık on sekizinde değildi ki Zeynep. On sekizinde evden kaçarken annesi neler hissetmişti? Gerçekten inanmış mıydı kaçabileceklerine? Yoksa sonunu bile bile mi inat etmişti?
Diken batmış gibi sızladı gözleri. Buğulanan gözlerini kırpıştırdı, çaktırmadan aynaya baktı. Neyse ki kimse fark etmemişti.

***
“Ayna...” diye seslendi kuaför çıraklarına. Biri gelip saçını görebilsin diye ikinci bir ayna tuttu Zeynep’in arkasında. Kendi kuaförününki gibi değildi ama düz fön işte, daha ne olsun... Kuaför aynayı doğru açıya çevirmeye çalışırken o saçının arkasından çok önümdeki inatçı tutama bakıyordu. Parmaklarını arasından geçirip iyice yatışıp sabitlendi mi diye baktı. Kuaför biraz daha sprey sıktı oraya. “Nasıl?..”

“İyi, iyi…” derken birden kalakaldı. Nasıl diyen ses kuaförün sesi değildi. Bir kadın sesiydi sanki. Yanlış mı duymuştu? Belki de öbür müşterilerden biriydi. Etrafına bakındı, ama ondan başka kimse kalmamıştı salonda. Sadece kuaför ve iki çırağı. Hepsi erkek. Yanlış duydum kesin diye düşünürken tekrar duydu aynı sesi: “Nasıl?” Bu defa çok netti. Evet, bir kadın sesiydi bu. “İstediğin bu muydu?” diye sordu tekrar ses. Zeynep donup kalmıştı. Gerideki aynada arkası ona dönük duran başın -kendi başı olması gereken başın- ondan bağımsız hareket ettiğini gördü. Solgun bir yüz yavaşça dönüp gülümsedi ona aynadan. Yüzünü çevreleyen çiçekli bir yemeni, yemeniden taşmış kumral saçlar ve yukarı kıvrılmış bir bukle ona bakıyordu.

Midesine bir yumruk inmiş gibi kasıldı. Gözlerini sıkıca kapatıp açtı, tekrar baktı aynaya. Şimdi sadece bembeyaz kesilmiş kendi yüzü vardı karşısında. Kendi düz, siyah saçları. Ne bir çıkıntı, ne bir kıvrım... Arkasındaki aynada da kendi başı. Emin olmak için kıpırdandı hafifçe. Onunla beraber aynadaki baş da kıpırdadı. Derin bir nefes aldı. Ne olmuştu böyle? Heyecandan olmalı diye düşündü. Apar topar lavaboya attı kendisini. Yüzünü yıkadı. Soğuk su iyi gelmişti biraz. Kafasını korka korka kaldırıp aynaya baktı yine. Bir yandan ürküyor bir yandan da tekrar görmek istiyordu o yüzü. Tekrar onunla konuşmasını. Bir annenin bugün kızına soracağı o soruyu sormasını: “İstediğin bu mu?"
Bu muydu?

Bunca zamandır bedeniyle ve ruhuyla hazırlandığı, aklında, hayalinde ördüğü her şey, tüm mantık zinciri kaçan tek bir ilmekle sökülüvermişti birden. Bu muydu gerçekten istediği? Evlenmek mi? Hakan’la mı? Bu kadar aşk? Yeter miydi bir ömür? Tüm kararlılığı, aşka dair geliştirdiği tüm düşünceler önünde -titrek ilmek izleriyle- sökülmüş bir iplik yığını olarak duruyordu şimdi. Herkese ihanet etmiş gibi hissediyordu kendisini. Hakan’a, annesine, kendisine...

Neden sonra duydu. Telefonu çalıyordu. Eli çantasının dibinde bir süre arandıktan sonra buldu. “Hayatım, hazır mısınız? Biz çıkıyoruz şimdi...” Elinde bir demet kırmızı gül, şık bir çikolata paketiyle Hakan geldi gözünün önüne. Yanında lacivert tayyörü, yapılı saçlarıyla –onunkiler topuz- Handan teyze. Birazdan Zeyneplerin evinde olacaklardı, onların salonunda. Kahveler içilecek, yüzükler takılacak, kurdele kesilecekti. Annesiyle babası duvarda asılı siyah beyaz fotoğraftan izleyeceklerdi her şeyi. “Hayırlı olsun” sesleri arasında Hakan eğilip dudaklarına kısa, terbiyeli bir öpücük konduracaktı.

“Zeynep?..”
“Gelmeyin,” dedi Hakan’a. Gelmeyin…
Cevap yok. Sessizlik sadece. Gerçekten dedi mi? Gerçekten çıktı mı sözcükler ağzından? O kadar uzun sürdü ki telefonun ucundaki sessizlik, bir an telefon kapandı sandı. Ama yok, açık hâlâ. Başka bir şey dese? Diyemedi. Sustu. Telefonun öbür ucunda sessizliğin büyümesini dinledi. Bir dalga olup ulaşmasını bekledi ona Hakan’ın hiddetinin. Bunca zamanın sabrının, inceliğinin, anlayışının, uğraşının, hepsinin toplanıp dev bir dalga olmasını, gelip suratına çarpmasını…

“Neden?” diye soran ses Hakan’ın değil, bir başkasının sesiydi sanki. “Ben... özür ...” gibi bir şeyler geveledi. Ne diyeceğini bilemeyip kapattı telefonu.

Aynaya baktı. Dümdüz fönlü saçları her zamankinden daha siyah parlıyordu. Musluğu açıp avucuna soğuk suyu doldurdu, yüzüne çarptı. Biraz önce ıslatmayan dalganın yerine… Bir avuç daha... Yine yetmedi. İyice açıp musluğu eğildi, başını soktu altına. Soğuk su aktı, aktı. Saçlarının arasından sızıp baş derisine ulaştı. Ensesinden, boynundan süzülüp, bir yılan gibi göğsüne kaydı. Üstü, başı, her yeri ıslandı. Sonra başını kaldırıp ıslak saçlarının arasından baktı aynaya. Tüm fönünden, spreyinden kurtulmuş o bukle yine kıvrılıvermiş aynadan Zeynep’e bakıyordu:

“Bir kadın annesinden neyi miras alır?”



Emine Yılmaz
_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Cum Şub 12, 2010 13:20    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ÜÇÜNCÜ

ÖLÜLER


Sokak hala ıssız. Gece kıpkırmızı... Kar başlayacak birazdan... Zaman ne kadar da çabuk geçiyor. Azar azar, usul usul.

Gözlerini açıp karanlığın bağrına bakarken yine aynı şey vardı aklında. Ölümden korkmuş muydu hiç? Ölmekten ve ölen bütün her şeyden. Anılarda kalmıştı bütün hayatı. Eski fotoğraf albümlerinin unutulmaya yüz tutmuş sayfalarında… Tüm varlığı eskiyordu. Bir başınalığını giderek daha çok vuruyordu yüzüne bedenindeki yaşlı ağrılar. Yok, eskisi gibi değildi hiçbir şey. Anılardaydı bütün korkuları artık...

Kalkarken yatak hafifçe gıcırdayıp sessizliğin ötesinde bir yere doğru yitti. Gökyüzünün kırmızısı, duvarlarda ürkekçe oynaşıyordu. Pencereye doğru giderken ince bir sızı geçti sol dizinden. Eski bir sızı. Tanıdık… Dışarıda bir yerlerden, uzaklardan bir köpek havladı gecenin içine doğru. Sevimsiz bir ürperti sırtından dolaşıp boynuna sarıldı sımsıkı. Hırkasına sarındı iyice. Cılız, sarı sokak lambasının altında bir adam duruyordu. Sanki hep oradaymış gibiydi. Bir sigara yaktı adam. Paltosunun yakalarını iyice kaldırıp başını öne eğerek yürüdü. Arkasında bıraktığı dumandan bulut, bomboş sokakta öylece asılı kaldı. Soğuk olmalıydı hava. Ölüm kadar soğuk. Bir ölü kadar soluk.
Kalbi hastaydı. Öyle doğmuştu aslında. Zayıf, çelimsiz küçük bir kızdı. Yaşıtları ip atlarken o hep kenarda durup seyretmeyi tercih ederdi. Ebelemece oynamak istemezdi hiç. Kimse fark etmezdi koşamadığını. Ayfer`in dedesi, ‘benim torunumun elleri ne güzel tombullacık. Gamzelerine fındık koyacağım ben şimdi onun’ dedikçe kendi sıska ellerini saklayacak yer arardı. Ayfer de aksine gürbüzdü, kan damlardı yanaklarından. Yine de hep ikisi oynarlardı tahtaboşta. Genç kızken de, genç bir kadınken de bilemedi kendini hiç. Hiç önce kendini düşünemedi. Öğretmen okulunu kazanmıştı o sene. Bir başka şehirde okuyacaktı. Sığamıyordu bir yerlere. Babaannesi karşı çıkmıştı en önce. Babası aksilenmiş sonra he demişti nasılsa. Ama babaannesi… Kız kısmısının ne işi var gurbette bir başına. Eski köye yeni adet getirmeyin. Hep o karın olacak yezidin başından… Babası odanın kapısını kapayıp bir şeyler söylerdi sessizce. Babaannesi durmadan söylenirken akşam bulaşığına su almaya çıkardı darlanıp. Alev alev yanardı yüzü. Ölesiye bir korku sarardı içini. Annesine bakardı, ilişmiş bir köşeye dantelini ören annesine. Oturduğu divan başka bir dünyadaymış gibiydi. Burada yokmuş gibi. Kimse yokmuş gibi… Bir çırpıda yıkardı bulaşıkları. Biraz dağılırdı tasası. Bir parça açılırdı içi. Son hazırlıkları tamamdı artık. Ablasının adının baş harflerini nakışladığı çarşafı, yastık yüzleri hazırdı. Yünlü içliği, amerikandan biçilmiş çamaşırları, iki çift okul çorabı, etekliği. Birkaç gün sonra yolcuydu. O gece o adam geldi yatıya. Şimdi bile

hatırlar adını. Selâmettin. Senede ya bir ya iki gelir birkaç gün yatıya kalır giderdi. Uzaktan akrabasıydı babaannesinin. Aynı onun gibi ters, onun gibi huysuz. İkisi bir olup çeldiler babasının aklını. Kız evden anca evlenip gider. Lafa söze mi gelsin ocağın durduk yerde. Ananı dinle, beni dinle. Çok dua edersin bize sonra… Zaten ikircikliydi babası kandı. Evlendi iki yıl sonra. Siyah beyaz bir fotoğraftan göstermişlerdi. Kaymakam karısı olacaktı ya daha ne istesin. Bir sürü düşük yaptı ardı ardına, zar zor doğurdu, bilmeden, ölüme meydan okuyarak. İnceydi, naifti ama dayanıklıydı yine de bedeni. Nice sonra tesadüfen çıkmıştı ortaya kalbinde delik olduğu. Nice sonra, her şey bitip tükendikten sonra… Bütün hayatını yüreğinde iki koca boşlukla geçirmiş, hiç fark etmemişti. Kimse fark etmemişti…

Sokak uyuyordu. Sıra sıra park etmiş arabalar her zamanki yerlerinde sessizce sabahı bekliyorlardı. Ayaz, kuytularla dans ediyordu. Gökyüzü kıpkırmızıydı şehrin üstünde. Kar başlar yakında, diye düşündü. Romatizmadan eğrilmiş parmaklarıyla buğulanan cama yusyuvarlak bir delik açtı.. .

Penceredeki hışırtıya uyandı yine o sabah. Hırkasını üstüne atıp meydana bakan pencereye doğru gitti. Dışarıdan kürek sesleri geliyordu sadece. Ev tuhaf bir loşluğa bürünmüştü. Camda önce küçük bir ışık belirdi, sonra ışık büyüdü, büyüdü... Odacı Nazım Efendi’nin soğuktan kızarmış yüzü göründü belli belirsiz. Penceredeki küçük delikten içeri şöyle bir göz atıp, beyazlığın içinde yitip gitti. Bebek beşiğinde, hafifçe kıpırdanarak uyanıyordu artık. Sobayı yakmalı hemen. Yarı yoldayken kapı vuruldu. Vurulmamıştı da daha çok bir şey sürtünmüştü sanki. Bir şey… Döndü. Kararsız bir adım atıp durdu. Yoksa yine... Bir daha vurdu kapı. Tahtanın soğuk sesi yankılandı sabah sessizliğinde. Bir adım daha attı kapının dışını dinleyerek. Bir sürtünme, belli belirsiz bir hareket... Canavar kapının önünde olmalıydı. Tam kapının dibinde hem de. Kapı bir daha vurulurken “Kaymakam Bey’i uyandırmaya geldim.” diye seslendi Odacı. Tuttuğu nefesini bir anda bırakıverdi. Nazım Efendi’nin yüzündeki hafif alaycı tebessüme açıldı kapı. “¬ Hanımım kusura kalmayasın, ama yine kardan sabah olduğunu anlayamamışsınızdır da akşama kadar uyumayasınız diye...” Eşikte öylece aslında ona değil de bütün evreni yutan beyazlığa biraz hayranlık biraz da korkuyla bakıyordu. Evlerin çatılarına kadardı, ağaçların kuru dallarına, gökyüzüne kadardı. Giderek büyüyecekti. Büyüyecek ve her şeyi içine alacaktı. Burada yok olacaklar ve kimse de onları bulamayacaktı. Öylece kalacaklardı karın altında. Ölü gibi, ölüm gibi...

İçi titredi. Buğunun arasından geceye baktı. Adam sokağın sonuna doğru ağır adımlarla geçiyordu. Arkasından gecenin gölgeleri kuytulardan çıkıp sokağa doluşuyorlardı dalga dalga. Yağmur yağsa bari kar yerine. Sisli, çisil çisil bir yağmur. Ağaçların, toprağın kokusu içine dolsa. Ama gökyüzü kıpkırmızı. Kar başlayacak birazdan... Solmuş, eprimiş bir kâğıt çıkardı çekmeceden. Her şey eskiydi bu evde ne zamandır. Hareketsiz parmaklarıyla kat yerinden açtı dikkatlice. Koltuğa çöktü. Abajurun sarı ışığı kırmızılığı bir anda yuttu. “Çok uzun, çok yorucu bir yolculuktan sonra yeni hayatıma başlayacağım bu uzak ülkeye varabildik.” diye başlıyordu okunmaktan yorgun düşmüş mektup. “Mutluyum çok ama sizin hasretiniz dayanılacak gibi değil.” diye ağlıyordu bütün harfler. “Dua et anacım da çabuk dönelim, ne olacaksak memlekette olalım...” Kalbindeki iki delik bembeyaz, tiz bir sesle sızladı. Gecenin sessizliğine karıştı buz gibi.

Kara tren sessizliği delerek ilerliyordu. Raylar uzuyor, eğilip bükülüyor ama hiç bitmiyordu. Bazen bir yamacın kıyısından, bazen bir ovanın ortasından geçiyorlardı. Balya balya hasattan, alaca bir sürüden, kavruk çobandan, tezek kokan köyden, topraktan, sudan, güleç oğlanlardan, kuru daldaki sarı yapraktan geçip gidiyor, bazen yavaşlıyor, tekliyor sonra öksürerek nefes alıp ileri atılıyordu. Sonunda yine bir şehre vardıklarında, kucağında bebekle öylece bakmıştı istasyona. Vilâyetin arabasına bindiklerinde yorgunluğu uğuldamıştı kulaklarında rayların sesiyle. Odacı Nazım denk yaptıkları iki üç parça eşyayı da yüklemiş, bir çırpıda şoför koltuğuna atlayıvermişti. “Eh, biraz daha dayanacaksınız, kar yoksa tez varırız evvelallah Kaymakam Bey” derken şöyle bir bakmıştı hepsine... Sonbahar neredeyse bitiyordu.
Sonbaharın aniden kışın soğuk kollarına atılışı hüzünlü bir koku bırakmıştı ona. Ev daha bir soğuktu. Duvarlar daha da daralmış, kararmıştı sanki. Başını mektuptan kaldırdığında camda uçuşan iki küçük kırmızı nokta gördü. Gözlerini kısıp bir daha baktı. Ne oluyordu canım şimdi durup dururken bu koca şehrin orta yerinde. Hiç olur muydu? Hem bu soğukta kalır mıydı hiç ateşböceği filan... Çöp kamyonunun yanardöner kırmızı ışığı sokağı gürültüyle boydan boya geçti. Titreyen ellerine bakıp kendi kendine güldü...
Yeni hayatının kapısını açarken titriyordu. Soğuktu, yorgundu elleri. İncecik sızlıyordu parmaklarının her bir boğumu. “Yolun sonu şükür,” demişti Nazım Efendi son denkleri de içeri taşırken. Yolun sonu… “Cum¬¬¬huriyet töreni vardı meydanda bugün ya göremediniz, yarın kaymakamım iyice bir dinlenip kendine gelsin hele, deyip gitmişti. Demek Ekimin yirmi dokuzuydu. O gece başlamıştı kar. Ekimin yirmi dokuzu. Yeni hayatı, yağan karla selâmlıyordu onu bembeyaz. Bütün gece yağdı kar. Ondan sonraki gece de, daha sonra ki
gece de... Hiç durmadı. Kaç gün, kaç gece yağdı öyle kim bilir? Bir yerlerde saymayı bırakıyor insan. Bırakmayı öğreniyor. Önce toprağı örttü kar. Sonra yolları, tarlaları, dağları, suları... Sonra ağaçları, kuşları, evleri. Yavaş ve sessiz... İnsanları bile örttü. Damların tepelerine kadar yığıldı.
Kalktı, pencereye yürüdü tekrar. Uzaktaki renksiz, şekilsiz damlara, dumanı aheste tüten bacalara baktı uzun uzun. Sokak hala ıssız. Kalbindeki iki küçük boşluğa iki ılık gözyaşı aktı. İlk kar taneleri tembelce oynaşıyordu havada. Ateş böceği sandığı yolunu kaybetmiş iki kar tanesi miydi yoksa? Gülümsedi yine. Elindeki mektubu kokladı uzun uzun, içine çekti iyice. Giderken, “ağlama anacım.” demişti gözyaşlarını içine akıtarak. Ağlama… “Ben evime, yuvama gidiyorum. Bu sefer mutluluğa gidiyorum, gözün arkada kalmasın hiç…” Ölmekten işte o zaman korkmuştu en çok. Yokluğuna ise hiç alışamamıştı.

Kar ile yaşamaya alışmıştı bir zaman sonra. Kar ile yaşıyordu bu kasaba. Kar bu kasaba ile tutunuyordu varoluşa. Burada hayat beyazlığın sonsuzluğunda asılı kalmıştı. Zaman ağırdı. Paslı bir zincirle bağlanmıştı ayaklarından. Günler uzuyor, gece sabaha kavuşmuyordu bir türlü. Kar kalkmıyordu bir türlü. Küçük kızı sanki hiç büyümüyordu. Nazım Efendi’nin meydana bakan taraftaki pencereye açtığı delikti yaşamla bütün bağı. O küçük oyuk havaydı, ışıktı, mavi bir nefesti. O yusyuvarlak buz mavisi delik bütün bir hayattı... Gece bebek ağlayınca usulca kalkar, buz gibi terliklerini ayağına geçirip mutfakta pirinç unundan sıcak mama karıştırırdı uykulu gözlerle. Elleri incecik sızlardı ocağın sıcağında. O gece yine vızıklanmıştı bebek. Bir koşu pişirmişti mamayı. Kızını kucağına alıp divana oturmuş, mamasını yediriyordu. Camdaki delikten yıldızsız geceye dalıp gitmişti. Sonra birden fark etti ateş böceklerini. Kırmızı noktalar bir yaklaşıyor bir uzaklaşıyorlar, gecenin içinde bir oraya bir buraya uçuşuyorlardı. Genç kızken ilkyazın ılık akşamlarında da zeytin ağaçlarının altında böyle oynaşırdı ateş böcekleri. O ılık akşamları özledi. Bütün o sesleri, kokuları… İlk gençliğinin telâşlarında kalan bütün unutulmaya yüz tutmuş o zamanları. Hayretle seyretti bu dansı. Ta ki karanlığa karışıp yitene kadar… Sevinçle, umutla uyuttu tekrar kızını. Ninni bile söyledi. O deliği en çok o gece sevdi. Öğlene doğru Nazım Efendi bir ihtiyaç var mı, diye yoklamaya geldiğinde ona da sordu heyecanla. “ Buralarda bu mevsim ateş böceği olur mu?” Nazım Efendi yine o aynı tebessümle, “Hanımım, Kaymakam Bey korkma diye sana dememiş zağar. Ama bu mevsim ateş böceği ne gezsin. Onlar kasabaya inen kurt sürüsünün gözleridir. Alışırsın bir zaman sonra.” deyip çekilmişti kapının ağzından. O günden sonra bir daha mama pişirmeye kalkamamış, yatmadan hazır edip bütün gece apış arasında saklamıştı ılık ılık.

Birdenbire durmuştu kararsız kar taneleri. Kalkıp buğudan deliği bir çırpıda sildi. Biraz nefes almak için camı açıp is kokulu havayı içine çekti. Ölümün soğuğu gizlice içeri süzülüp gitti odanın en kuytusuna sindi. Hiç fark etmedi. Kimse fark etmedi...

Hiç fark etmemişti, hiç anlamamıştı. Kar çekiliyordu damlardan, ağaçların dallarından. Üzerlerindeki beyaz ağırlık sakince çekiliyordu. Meydan törene hazırlanıyordu bir telâş. Buzlar çözülsün ki okul çocukları, devlet erkânı, askerler geçit töreni yapabilsin. Buzlar çözülsün ki bayram yapsın bütün kasaba. Saçaklardaki buz dikenlerinden sular süzülüyor, penceredeki delik her geçen günle daha çok büyüyor, mavilik evin içine daha çok giriyordu. Kızı ile meydandaki hazırlıkları seyrediyordu her gün. Toprağın yüzü gülümsüyordu. Sonra bir cenaze geçiyor meydanın orta yerinden. Üzerinde bir çarşaf, arkasında birkaç kişi. Yavaş ve sakin. Ertesi gün bir tane daha. Sonra bir tane daha... Kışın ortasında bir gün aklına düşmüştü. “ Şimdi, biz ölsek, bu ayazın ortasında, bu kar kıyametin altında, kimse bizi bulamaz, kimse gelemez.”

- Sen ayağını sıkı bas Hanımım, demişti Nazım Efendi soğuk ısırmış gözleriyle. Gelir, birileri elbet gelir…

Hasta yüreği feryat ederken kendini koltuğa attı. Çekmeceden başka bir kâğıt parçası daha çıkardı. Çok soğuktu. İliklerine kadar üşüdü birden. “Seni hasretle öpüyorum annem,” diyordu solmuş kelimeler. Her yanı buza kesti. Elini göğsüne bastırıp öylece kalakaldı. Başı sessiz bir çığlıkla öne düştü…
Mayıs başlarında çoğalmıştı cenazeler. Hayretle izliyordu cenazelerin geçit törenini. Kızına daha çok sarılıyordu. Ne kadar çok ölen var. Baharı mı beklemişti Azrail? Kar onunda mı yollarını kapamıştı? Odacı Nazım yine gülümsemişti ama bu sefer gülüşündeki sessiz ağıt sesine ilişmişti. “Bunlar taa kışın ölüleri demişti,” başını daha çok eğerek. Kar yüzünden hanımım, kışın ölüleri samanlıklarda, merdiven altlarında, sandık odalarında baharı bekler bizim buralarda. Ne zaman ki karlar erir, açılır toprağın buzu o zaman gömülür cenazeler. Karın altında beraber uyur burada, bütün diriler ve bütün ölüler...

Sokak hala ıssız ve gece kıpkırmızı. Kar başlayacak birazdan...


Gülru Pektaş

_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Cum Şub 12, 2010 13:24    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ÜÇÜNCÜ

“GERGEF”
GELİNCE EKLENECEK

Ayşe Başak Kaban

_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Cum Şub 12, 2010 13:29    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

BAŞARI ÖDÜLLERİ (SIRALAMA RASTGELEDİR)


B’den Şehirler


Bur’sa

Nikâh Dairesi’nden çıkmış arastanın içinden geçiyoruz. Ben köfte yiyeceğim diye tutturuyorum. Havada odun ve yanık ceviz kokusu… Çipil çipil yağan bir yağmur… Zeytin ezmesi yemiş sanki herkes kahvaltıda. Herkesin kocaman siyah gözleri var bana bakan. Evden kaçıp Adnan ile evlendiğimi anlamış gibiler. Bende bir fütursuzluk... Bir hava… Adnan ise aksine sinirli…

Elinde evlilik cüzdanımız… Soğan kokacak diye endişeleniyor köfteci dükkânında. Ben öyle özgürüm ki o an. Yirmi köfte yemişim. Şıra da içmişim üstüne. Aşkın ve barışın haccına gitmişim. Özgürlük simgesi diye düşündüğüm bir kâğıt vermişler elime. Mutluyum. Adnan’ı seviyorum. Adnan’ı ailesi reddetmiş. Benimkiler "Gözümüze görünme " diye bağırıyorlar telefonda. Adnan taktı evlilik cüzdanına. Sıkıca tutuyor. Leke olacak diye endişeleniyor.

Artık, bir nikâh, yirmi köfte ve üç şıradan sonra olmayan eve dönme zamanı… Adnan, çok hızlı sürecek beyaz bir otomobili… O benim beyaz atlı prensim… Her masal kahramanı gibi ona asla bir şey olmayacak deyip ön koltukta kasılırken dağ yollarında yuvarlanacağız bir uçurumdan… Bu sefer ölen Adnan… Ben evlendiği gün dul kalan ilk gelin olarak yerel gazetenin üçüncü sayfasına haber olacağım. Ertesinde her gün onun ruhuyla sevişeceğim, ibadet gibi. Deli sanacaklar. Deprem olana kadar bu böyle sürecek. Sonra yer değiştirme zamanı. O zaman, Adnan dirilecek taş limandaki evimizin bahçesinde. Ben gideceğim.

Aksi olsaydı aşk olmazdı ki! Bütün bunlar ayrılmamak için, aslında.

Ayrılıktan zor belleme ölümü[1],

Dedi aksakallı bir dede tam kaza anında.

Biz de inandık ve bu bur’uk senaryoyu yazdık…

Eğer hayatta kalsaydık, Adnan ilk kavgada yırtacaktı evlilik cüzdanını. Sonra da onun için demlediğim çayın bardağını fırlatacaktı yüzüme. Çok ağlayacaktım. Olmadı neyse ki bütün bunlar. İlk önce o öldü; sonra da ben.

Şimdi ikimiz de diriyiz başka kollarda.

Adnan ve ben…

Zeynep


Biri’stol

SS Great Britain Bristol, limanında yıllardır demirli bir gemi… Geminin engin denizlere açılmak için beni beklediğini söylüyorsun. Benimle uzun bir yolculuğu öngörmüş olabilir misin? Kendi kendime bir gelin, bir güvey oluyorum içinden geçebilmek için. Yıllar sonra bu kentte buluşmuşuz ilk kez. Limandan almışsın beni. Anlatınca, aynı filmlerdeki gibi…

Orhan Pamuk kitapları gibi koktuğumu söyledin. Öyle hoş bir kokuymuş ki bu, artık boğulurmuşsun kendi mutsuz sularında. Bütün derdin yazmak. Yazamadan sevdiklerine ve hayallerine, ölmekten korkuyorsun. Bu ibadet bozulunca kabalaşıyorsun. "Benden bir şey bekleme, köklerim senin düşman topraklarında", derken.

Sen de benim kadar gerçekleri biliyorsun
Beraber olamayız benim gibi biliyorsun
Bir başka dünyanın insanısın yavrucağım
Sen kendi dünyanın toprağında büyüyorsun[2]

En mahrem yerlerimizi anlatmışız, hayallerimizi açmışız birbirimize. Korkuyorsun çaktırmadan. Ne de olsa ikimiz de biraz deliyiz. Ülkelerimize olmadık sınırlar çizip, milliyetsiz, dinsiz kentler kurup, tarihi istediğimiz gibi yazmışız ya yeniden. Bu rüya gemide her şey biraz şizofren… Sen saçlarımı avuçlarına alıp öptüğün gece gidip bir daha elimi tutmayacaksın kalabalıklarda. Deniz masalı bitecek biraz sonra. Buz gibi ellerle döneceğim yabancı ellere. Benim evim sendin. Anlattım, dinlemedin.

Meğerse sen, çizgi bir kahramanmışsın mızrakları kalemden. Ben, göğsüne ve gözüne gerçekler saplanmış amazon prensesiymişim antik figürlerden. Hayalden gemilere atlamış, kaç kere kara sularını ihlal etmişim sırf seninle olmak için. Ölmüşüm o aşk savaşında, bir Ağustos sıcağında. Saplar saplamaz gerçeğin oklarını, pişman olup bana yine âşık olacakmışsın. Daha önce olanları bilmeden… Bu sefer ben mırıldanacakmışım gelecek hayat vuslatını ölürken bir kale dibinde.

Ağlama, sakın! Bu, uydurduğumuz sanal bir keder, ekranı plastikten.

Kaleli bir şehirde tekrar dünyaya geleceğim. Bu sefer, gerçekten!

Gelecek misin?

i Penthesilea sou[3]



Behram’kale

Kale’de birlikte büyüdük. Adın Ali Behram. Gözlerin bana mavi haram. Senelerce köyden uzak okula el ele gitmişiz. Sahildeki karakolun önünde oyunlar uydurmuşuz. Birlikte soğuk Ege sularına girmişiz, çıplak.

Çocuklar anlamaz ki çıplaklıktan, ayıptan… Bütün köy dışlamış beni, seni sevdiğim için gizli gizli. Aklı kısa ve şatala[4] diyorlar. Ben kimmişim de bizim oraların en zeki, en çalışkan delikanlısıyla fink atıyormuşum kale köylerinde; fingirdiyormuşum ıssız yerlerde.

Ben sana hayran, koca yeşil gözlerim cebinde… İpek kumaşlar getirmişsin saçlarım gibi, bir bayram gününde. Ta Bursa’lardan… Hukuk okuyorsun. Avukat çıkacaksın. Bütün Kale sana kurban.

Denize doğru uzanmışız. "Yosunlar mı, gözlerin mi yoksa Bursa’nın türbeleri mi daha yeşil?" diye soruyorsun. Ağustos'un on dördü. Saçlarım örgülü. Bizim buralarda derler ki "Ne Bursa görmüşüm, ne şeytan''. Ne anlarım yosundan, yeşilden, bu konuşmalardan. Dilim tutulur, sesin içime akar.

Tam o sırada, sonradan adının Morina olduğunu duyacağım Belçikalı bir kız çıkacak sahildeki bir evden. Bize laf atacak, sen çat pat konuşacaksın… Sonra da oracıkta bırakıp beni teknene koşacaksın. Morina da peşinde…

Morina, gelecek sene de gelecek. Hep gelecek ve bir gün seni alıp gidecek. Brüksel’e… Belçika’nın başkenti… Ezberletmiştin bir okul yolu. Bilmeden kaderini.

Karakolun önündeki duvara yaslanıp bekleyeceğim; elimde atlas, boynumda yosundan kolyeler… Herkes kale köyünün deli kızı diye konuşacak arkamdan. Ağabeyimden yediğim dayaklardan böyle olduğumu fısıldaşacaklar kahvenin önünden geçerken. Soyunup soyunup denize giriyorum diye çok kızıyorlar bana. Ama anlamıyorlar ki ben başka bir âleme gidiyordum hayalin aklımda. Soyunukmuşum, giyinikmişim, fark edemiyorum.

Yağmur yağar akasyalar ıslanır
Ben yağmura deli buluta deli
Bir büyük oyun bu yaşamak dediğin
Beni ya sevmeli ya öldürmeli[5]

Gittin; öksüz kaldı teknen, bir deniz ve milyonlarca yosun… Açılıp saçılıp ağlıyorum kale açıklarında. Artık gözlerim tuzdan daha bir yeşil… Saçlarımın örgülerini açıyorum güneşe. Simsiyah ipekten örtüler oluyorlar denizin üstünde. İçimdeki düğümler de örgülerim gibi çözülsün diye adaklar adıyorum uzaktan geçen gemilere. Gelirsen, eğer istersen, okurum yeniden; istersen evimin kadını da olurum.
Diye geçiriyor yüreğimden.

Eve dönünce o akşamüstü, ağabeyim, her yerde soyunup denize giriyormuşum diye ilk önce beni çok dövecek ve sonra duvardaki av tüfeğinin namlusunu bana çevirip namus temizliğine soyunacak. Umurumda değil ölmek. Her gün silerek parlatamadığım eski taş avlumuz taze kanımla temizlenecek. Gözlerimin yeşili kanımın pırıltısıyla basma elbiseme yansıyacak. Her taraf ışıl ışıl… Gemilere yalvarmama gerek kalmadı. Artık sana uçabiliyorum. Kefen yerine ipeklerden kanatlarım…

İşte bu avludaki cansız halim Brüksel’deki üniversite salonunda slâyt olmuş bir namus avı konferansında. Sen koskoca bir hukuk hocası çıkmışsın, bu tür cinayetler üzerine ders veren. Morina resimlerin içinden çıktığı makineye basacak ve ben!

O resimde ışığımı tek sen göreceksin göğe yükselirken. Yüreğin tuz buz önünde… Morina, ipek kravatınla toplamaya çalışacak elleri kesilmesin diye. Ama nafile… Ben seni almaya geldim kale köylerinin denizine gidelim diye. Korkma! Ben yeşilim, sen mavi. Adımız Brüksel düğün salonu davetiyesinde belli… Şimdi limonata kokulu kavuşma zamanı gurbet ellerde…

Meryem

Zeynep Pelin Ataman



Okuyucuya not: Öyküde adı geçen kentlerin gerçekle bir ilgisi yoktur. Yazar, farklı zaman dilimlerinde ve dünyanın çeşitli yerlerinde ama hep bir Ağustos gününde, Zeynep, Penthesilea ve Meryem’e rastlamıştır. Başka adlar taşısalar bile…



________________________________________
[1] Mihriban (Aşk), Söz: Abdurrahim Karakoç, Müzik: Musa Eroğlu
[2] Biliyorsun, Söz: Sezen Aksu, Müzik: Atilla Özdemiroğlu
[3] Yunanca 'senin Pentesileya’n' anlamındadır. Mitolojik kaynaklara göre Penthesilea, Truva savaşında Aşil adlı kahraman tarafından öldürülmüş bir amazon prensesidir.
[4] Balıkesir civarında hafif davranışlarda bulunan kadınlar için kullanılan yerel bir sıfat.
[5] Deli Kızın Türküsü, Söz: Gülten Akın, Müzik: Sezen Aksu & Bülent Ortaçgil
_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Cum Şub 12, 2010 13:31    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

AZ KULLANILMIŞ HAYATLAR


Derya eteğini dizlerinden kalçalarına doğru çekip fermuarını kapattı. Vücudunun titreyişini bastıramıyordu. Gözyaşlarını bastırmaya çalıştı... Karanlığın içinde titreyen elleri ile geceden kalma sigara kokan askılı bluzunu bulup üzerine geçirdi. Arkasından bir ses "Gidecek misin?" diye mırıldandı. Yabancı bir eve yabancı bir koku bırakmıştı Derya ve belli ki kulaklarında çınlayan sesin sahibi bu kokuya o kadar da yabancı olmak istemiyordu artık. "Benim tenimin kokusu bu yalnızlığı bastırmaz" dedi içinden. Yatak odasından çıktı ve kapıyı kapattı. Banyonun ışığını yakıp kapıyı açtı. Tam içeri girecekken durdu. Işığı söndürdü ve yavaşça kapıyı kapattı. Kendisini aynada bu halde görmeye dayanamayacağını hissetti. Sadece gitmek istiyordu. Bir an önce gitmek... Koridoru geçip dış kapının önüne geldi. Eğildi ve yerdeki çantasını aldı. Etrafına baktı. Koltukların üzeri gazete sayfaları ve çerez kırıntıları ile doluydu. Salonun girişindeki yemek masasının üzerindeki bira şişelerinin arasından gümüş bir çerçevenin içindeki resim ilişti gözüne. İki insan, çerçeveden dışarıya bakıp gülümsüyordu. Derya da selamlaşır gibi gülümsedi. Onunla birlikte çektirdikleri resimler geçti gözünün önünden. Son birkaç aydır ne zaman o resimlere baksa kendini o resimlerin içerisine hapsedesi geliyordu. Anlık gülüşlerinin, sevinçlerinin, mutluluklarının sanki her gün yaşanıyormuş gibi resmedildiği o kağıt parçalarına hapsolmuş anılarında kulağına fısıldanan güzel sözleri anımsamaya çalışıyordu.

Birbirleriyle konuşamıyorlardı zaten artık. En iyisi mutlu bir resim olup susmak idi. Mutsuz insanlara ait mutlu bir resim... Çantasından cep telefonunu çıkartıp saate baktı. Saat sabah ikiye geliyordu. Çantasının fermuarını kapatıp askısını omzuna taktı ve kapıyı açıp dışarı çıktı. Koridordan gelen soğuk bir hava akımı yanaklarından süzülüp dudaklarını titretti. Kapıyı yavaşça kapatıp sırtını kapıya yasladı. Yorulmuştu...

Koridora yöneldi. Biraz başı dönüyordu. Koridorun duvarlarına tutunarak ilerlemeye çalıştı. Soğuk duvarları hissetti ellerinde. Kirinin tenine bulaşmasına izin verdi. İlerledi... Merdivenlere ulaştı. Ağır adımlarla aşağıya inerken onu düşünüyordu. Çok sevmişti onu. Gülüşünü, bakışını, uyuyuşunu, uyanışını...Vücudunun her detayını dersine çalışan bir öğrenci gibi dikkatle incelerdi. Konuşurken kullandığı mimikler, sırtındaki benlerin yerleri; kızdığında, neşeli olduğunda ya da hüzünlendiğinde gözlerinin nasıl baktığı, teninin sıcaklığı... Yepyeni bir hayatın içine girip kapıyı içerden kilitlemişti. Kapı çaldıkça açıyor, karşılıyor, misafir edip, uğurluyorlardı. Çok mutluydu Derya. Arkadaşları ise endişeyle karşılamıştı ilişkisini. Kendisini bu ilişkiye çok fazla kaptırdığını ve ona çok fazla güvendiğini düşünüyorlardı. Onlarla buluştuğu sınırlı zamanlarda hep aynı serzenişler ile karşılaşıyor, karşılığında anlayışlı bir tavırla başını öne eğip ne kadar kıskanıldığını düşünerek sessizliğini koruyordu. Karşısında oturup kendisine hararetli bir şekilde birşeyler anlatmaya çalışan bu insanlar arasında dost diyebileceği kimse yoktu. Kimseye o kadar yaklaşmaya cesaret edememişti hayatı boyunca ve kimseyi kendine o kadar yaklaştırmamıştı. Aşık olduğunu zannettiği insanlarla bile arasında hep belli belirsiz bir mesafe vardı. Bazıları ile aynı yatağa girmişti ama hiçbirinin hayatına girmesine izin vermemişti bugüne kadar. O, farklıydı... Onun gözlerinde kendisini güvende hissetmesini sağlayan bir şey vardı.Yanlış yataklarda uyanmaktan yorulmuş bedeni onun her dokunuşunda daha önce hissetmediği garip bir sıcaklığa bürünüyordu.Yalnızlığının artık sona erdiğini biliyordu Derya. Hissediyordu... İlk defa kendisini savunmak zorunda hissetmiyordu birine karşı. Vücudu gibi ruhu da kenetlenmişti ona. Mesafeler yoktu arada artık. Onunla arasındaki mesafe azaldıkça diğer tüm bedenler ile arasındaki mesafesi artmaya başlamıştı. Geceleri başını onun göğsüne koyarken hayata dair korkularının biçim değiştirdiğini hissediyordu. Yıllardır bulamamaktan korktuğunu şimdi kaybetmekten korkmaya başlamıştı... Herkesten korumalıydı onu. İnsanlardan, hayattan, tanrıdan... Kendisinden...

Son birkaç basamağı da inip apartman kapısına geldi. Otomatiğe basıp kapıyı açtı. Sokağa ilk adımlarını atarken kulağında kelimeler çınlıyordu: "Neredeydin?" "Onunlaydın değil mi?" "Onun evine mi gidiyorsunuz, yoksa bir otele mi?" Apartman kapısının önünde durup sokağın sesini dinledi. Hiç ses yoktu. Bu soruları sorduğunda oturma odası da benzer bir sessizliğe bürünmüştü. Hiçbir şey söylememişti. Belli ki açıklama yapmasına gerek olduğunu düşünmüyordu. Ya kendi hayatını ilgilendiriyordu bu mesele ve ya da Derya artık bu hayatın içinde yoktu. Gözlerinin içine bakmıştı Derya cevapları bulmak için. Hiçbirşey yoktu orada artık, kalmamıştı... “Karşımda duran bu yabancı da kim?” dedi içinden. İçini bir acıma duygusu kapladı. Kendisine mi yoksa ona mı acıdığına karar verememişti henüz. Belki de her ikisiydi... Hüzünlü bir şarkı gelmişti aklına. Mutsuz sonla biten bir filmin kapanış müziği... Çantasını yere bıraktı. Yavaş yavaş ona doğru yürüdü ve elini tuttu. Elini bırakmadan ardına döndü ve koridora doğru yürümeye başladı. İçinden şarkıyı söylemeye devam ediyordu. Yatak odasına girdiklerinde elini bıraktı ve sırtı ona dönük halde soyunmaya başladı. "Ne yapıyorsun?" dedi yabancı bir ses ağlamaklı. Derya eteğini çıkarıp arkasına döndü, pantolonunun kemerini çözdü ve gömleğini pantolonunun içinden çıkarttı. Ne yaptığını anlamış olacak ki üzerindekileri çıkarmaya başlamıştı. Saniyeler sonra ikiside çırılçıplak kaldılar. Derya yatağa tırmanıp sırtüstü yattı. Kollarını öne doğru uzatıp dudaklarını araladı. Ancak gecenin sessizliğinde duyulabilecek bir tonda, tek bir kelime çıktı ağzından: ”Gel...” Kendisine yaklaşan vücudu kavrayıp üzerine çekti. Gözlerini kapattı. Vücudunda onun elleri dolaşmaya başlamıştı bile. Kalçasını avuçluyor, göğüslerini sıkıyordu. Dudakları ve dili; boynunda, göğüs uçlarında, bacak arasında geziniyordu. İçine girdiğinde gülümsedi Derya. Kendi hayatının içine çekmişti onu sonunda... Gözlerini açtı. Üzerinde gidip gelen bedenin ardındaki karanlık duvarlara bakarken gözlerinden yaşlar süzüldü. Vücudu onun her yeni darbesi ile daha şiddetli sarsılıyordu. Üzerindeki beden titremeye başladı. Bağırarak boşaldığında, şarkı bitmişti...

Kaldırıma çıkıp yürümeye başladı. Sokağın sonundan sola doğru kıvrılan yolu takip edip birkaç dakikalık yürüyüşten sonra ana caddeye çıktı. Akşam ayazı bluzunun açıkta bıraktığı kollarına ve yüzüne vuruyordu. Çantasından hırkasını çıkarıp giydi. Karanlık bir ara sokağın başında duran bir kestaneciden ufak poşette kestane satın aldı. Biraz ilerideki bir fotoğrafçı dükkanının giriş kapısını çevreleyen iki duvar arasına girip sıcacık kestaneleri yemeye başladı. Boğazındaki sıcaklık yavaş yavaş göğsüne yayılırken biraz ısındığını hissetti. Sabah ikiyi geçmesine rağmen Sıraselviler caddesi her haftasonu olduğu gibi bu hafta sonu da çok hareketliydi. Önünden bir sürü insan geçiyordu. Kimi genç, kimi orta yaşlı. Kimi sağa, kimi sol tarafa... Gözlerini kapatıp caddeden gelen sesleri dinledi. İnsanların sesleri arabaların motor ve korna seslerine karışıyor, birkaç sahipsiz köpek sık sık havlayarak bu karmaşık melodiye tempo tutuyorlardı. Özgür hissediyordu kendini. Cezaevinden yeni çıkmış bir mahkum kadar özgür... Uzun zamandır bir tehditmiş gibi uzak durduğu sesler bu akşam kulağında hoş bir tını bırakıyordu. Gülümsedi. Terk edip gittiği hayat, bıraktığı yerde onu beklemişti. Fedakar bir anne, iyi bir dost, aşık bir sevgili gibi... Kalabalığa karıştı...

Uyandığında Derya yoktu yanında. Diğer odalardan da hiç ses gelmiyordu. Gitmişti. Dün geceyi hatırlamaya çalıştı. Bluzunu giyerkenki resmi geldi gözlerinin önüne. Ondan sonrasını hatırlamıyordu. Komidinin üzerinden cep telefonunu aldı. Başının ağrısından gözlerini zorlukla aralayarak telefonun üzerindeki göstergede saatin henüz sekiz olduğunu gördü. Alkolün etkisiyle yine erkenden uyanmıştı.Telefonun tuş kilidini açıp Deryanın numarasını çevirdi. Aradığı numaraya ulaşılamıyordu. Yataktan kalktı ve mutfağa gitti. Dolaptan sürahiyi çıkarıp bir bardak su doldurdu. Çekmeceden bir aspirin alıp suyun içine attı. Çözülmesini bekledikten sonra suyu bir dikişte içti. Salona gitti. İçerisinin çok havasız olduğunu hissetti ve bir pencere açtı. Yemek masasının üzerinde üç tane boş bira şişesi vardı. Dün gece kendisini beklerken Derya içmiş olmalı diye düşündü. Koltukların üzeri de çerez kırıntıları ile doluydu. Normalde kavga sebebi olabilecek olan bu görüntü şu anda onun için bir müzenin eserlerinden farksızdı. Derya’ya ait son anıydı odanın bu hali. Kendine itiraf etmek istemese de biliyordu dün akşamki sevişmelerinin onun vedası olduğunu. Sabahın sessizliği onu kendisini dinlemek zorunda bırakmıştı. “Sen yalnız kalamayan bir insansın oğlum, yalnız kalamayan insanlar yalnız kalmamalı...” demişti yakın bir arkadaşı bir keresinde, “Yoksa en sıkıldığın insan ile başbaşa kalıp onu dinlemek zorunda kalırsın...” Arkadaşı haklıydı. Çok sıkılıyordu kendisinden. İçerden gelen tüm sesleri dışardan gelen sesler ile bastırmaya çalışmıştı bugüne kadar. Başkalarının varlığını kiralamıştı kendi yalnızlığını ortadan kaldırsınlar diye. Böyle bir yüzleşmeye çok hazırlıksız idi. Kaçtığı, hor gördüğü, korktuğu, inkar ettiği tanıdık bir ses ona kendisini hiçbir zaman affetmeyeceğini fısıldıyordu... Yemek masasının arkasındaki konsolun üzerindeki resim çerçevesini alıp içindeki resmi çıkardı. Derya’nın doğumgününde çektirmişlerdi bu resmi geçen sene. Bir cinayeti itiraf edercesine kendini o resmin içine hapsetmek istedi. Birkaç damla yaş süzüldü gözlerinden. “Hoşçakal” dedi kısık bir ses ile. “Hoşçakal...”


Umut Can Çeppioğlu
_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Cum Şub 12, 2010 13:36    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

SANİYE’NİN KAYIP GÜVERCİNLERİ


İçimdeki boşluğu nasıl anlatabilirim ki! Burada şimdi olmayan o evi, odunları kılçık gibi ayrılıp bir kenara üst üste yığılmadan önce, son kez o gün görmüştüm. Hayatım boyunca pek çok yıkıntı ve döküntü ev görmüştüm ama hiç birinin yıkımı beni bu kadar yaralamamıştı. Belki de bunun en büyük sebebi onun yazgı olarak bir ikizinin bulunmasıydı.

O gün birkaç güvercin havada kanat çırptı. Kapının önünde onu görür gibi oldum. Elindeki süpürgeyle kuş pisliklerini süpürüyordu. Yazmasından taşan sarı saçları uçuştu. Belleğimdeki bu resim boşluğa iade olurken, yerini havada uçuşan sarı yapraklara bıraktı. Lacivert bulutlar gökyüzünde yürüyen halıya dönüştü. Boğazıma saplanan hıçkırığı ve kirpiklerime sızan acıyı dindiremedim. İğde ağaçlarıyla ünlü köyümdeki bu iki katlı ahşap ve kerpiç karışımı ev, ne içliydi öyle! Bu binanın gözyaşlarını hissedebiliyordum. Onun yüzündeki ifade çok şey anlatıyordu. O terk edilmekten ve içinin boşaltılmışlığından yakınıyordu sanki. Gidenlere sitem ediyordu. Onlar giderken ruhunu da alıp götürmüşlerdi. Saniye için de böyle değil miydi? O’nun da gerçek ölüm tarihini kimse fark etmedi. O günden sonra, ondan kalanlar da aynıydı; hüzün akan gözler ve boş bir gövde.

“İçeri girmek istersen, işte anahtar,” dedi babam.
“Evet, gireyim baba,” dedim.

Anahtarı aldım ve küflü göze yerleştirdim. Yıllar önce bu binanın pencerelerinde çeşit çeşit çiçek saksıları olurdu. Dantel perdeler rüzgârda uçuşurdu. Kapıya yakın dut ağacının altındaki sedirin üzerinde köy kızları kahkahalar atarak çeyiz yaparlardı. “Kız senin desen daha güzel oldu! Ver bakayım şu örtüyü, saklama!” derdi kızlardan biri. Onlar hayallerini de bu desenlerin üzerine işlerlerdi.

Burası aynı zamanda, yıllar önce Saniye’nin başında pullu al örtüyle Muzaffer’e kır atın üzerinde gelin geldiği evdi. Annemden duymuştum onun düğününü. Güya çok büyük bir aşk varmış aralarında. Bu arada Muzaffer’e gönül düşüren pek çokmuş köyde; Binnaz gibi. Saniye sevdiğini kimseye kaptırmadan gelin olduğu o gün, “Sanki içimde güvercinler var. Onlar kanat çırptıkça ben de uçuyorum.” demiş.

Bu evin mutfağında un helvası kavrulduğunda, bitişikteki dedemin sönük evine mutluluk kokusu gelirdi. Evin küçük kızı Aynur, avludan seslenirdi hemen; “Arkadaşım gel, sana da vereyim helvadan,” derdi. O, on beşinde uzak bir köye gelin gittiğinde, onu bir daha göremeyeceğim diye günlerce ağlamıştım. Aslında o evlenmekten daha çok, okuyup öğretmen olmak istiyordu.

İlginç ki; babamın da benzer hayalleri olmuştu. İlkokul günlerinden kalan yırtık pırtık haritaları hala saklardı. Ailesi erken yaşlarda ölmemiş ve o hısım akraba yanına kalmamış olsaydı, belki de bugün iyi bir coğrafya öğretmeni olacaktı. Köyde “Kız kısmını okutup da ne olacak!” diyenlere kulaklarını tıkamayı öğrenmişti. Annem şehirde bizi okutmakla uğraşırken, o kayınpederinin evinde sığıntı olmayı dert etmiyordu. Şehre indiği günlerde giysileri toprak kokardı. Üvey anneannem Sedife Nine, pişirdiği yemekleri babamın başına kakardı. Babam sonraları evimizin aşçısı olacağından habersiz, tüm olanlara inat, evin üst katındaki odasında küçük tüpün üzerinde yemek yapar olmuştu.

Yazları köye vardığımız ilk gün Sedife Nine kedilerine davrandığı gibi sevecen ve kibar davranırdı bize. Hemen avludan tuttuğu bir tavuğu ya da kazı keserdi. Hayvanın tüylerini hızla üterdi. Ardından köy pınarında iç organlarına kadar hayvanı iyice yıkardı. Pınara su doldurmaya gelenlere “Torunlarım geldi.” diye sevinç gösterisi yapardı. Diğer günlerde de onun gözlerinde sevgi ışıltısı arardık. Ama o bir bahane bulup bizi mutlaka azarlardı. Bağıracak kimseyi bulamadığında da avludaki kazları tekmelerdi.
Gökyüzü gürlemeye başladı. Titredim. Biraz zor olsa da anahtarı çevirdim. Kapı gıcırdayarak açıldı. Derin bir boşluk hissi, tüm ruhumu kapladı. Sessizliğin sesinden ürperdim. Dedem bu eve iyi ki sahip çıkmıştı. O’nu yıllar önce kaybetmiştik. Bence o öbür dünyada kesin cenneti hak etmişti; ikinci karısına gösterdiği sabırdan ötürü. Sedife Nine, dördüncü evliliğini yaparak köyden ayrılmıştı. O’nun yeni kocasına acıyarak bakmış ve içimizden sabırlar dilemiştik. O’nun gidişi bizi bayram çocukları gibi sevindirmişti. Artık o evde, hiç birimiz sığıntı olmayacaktık!

Yıllar geçmişti. Üç kız kardeşim ve ben üniversiteyi bitirmiştik. Ben mimar olmuştum. Her iki ev anneme aitti artık. Babam kızları işe güce ve çoluk çocuğa karışınca, yaşadığı ortamı değiştirip köyde yaşamak istiyordu. Dedemin evini yeniden düzenlemek için benden çizimler istiyordu, tasarımlarımı mutlulukla ve özenle uyguluyordu. Komşu Muzaffer amcanın evini ortadan kaldırıp yerine makine ambarı yapmak istediğini söylediğinde, kendimi kaybetmiş olmalıyım ki avazım çıktığı kadar bağırmıştım ona; “Hayııırrrrrrrr, bunu yapmazsııııııın!” diye.

Aslında işin gerçeği o gün buraya o binaya hoşça kal demek için gelmiştim. Bu evden ayrılmanın güçlüğünü, orada uzun süre yaşamış ev halkı kadar derinden hissedebiliyordum. Belki de köyde kendimi huzur içinde hissettiğim tek yerdi o ev. Oysa şimdi hayatın bana öğrettiklerinden sonra, orada da pek çok acı olayın yaşanmış olduğunu tahmin edebiliyorum.

Kaynanası Saniye’ye kısır deyip, onun üzerine Binnaz’ı getirttiği gün, Saniye’nin içindeki güvercinler özgürlüğüne kavuşmuştu. Binnaz’ı al örtüyle atın üzerinde getiren düğün alayı, o gün Saniye’nin gözünde azılı ruh hırsızına, kocası ise hayal hırsızına dönüşüvermiş. Kadınlığını, onurunu ve umutlarını ortalığa saçılmış gibi hissetmiş. Bundan sonra kendisini, iki ayaklı bedenini toprağa vereceği günü sessizce bekleyen bir yaşam mahkûmu gibi görmüş.

Annem, üvey annesinden zılgıt yediğinde elimden tutarak, doğru Saniye’nin yanında alırdı soluğu. Saniye de canı sıkıldığında bize gelir, ortağının taklidini yaparak rahatlardı. Bu sırada onun karşısındakini ansızın güldürüveren sözcüklerini duymaktan haz alırdım. “Yine mor fistanının düğmesinin birini açmış, sokulmuş Muzafferime, ben de çorbasına acı biber koydum, taaa gözleri yaşardı, gebersin fettan!” demişti bir gün. Saniye, Binnaz’ın çocuklarını kendi çocukları gibi yüreğine basmıştı ama Binnaz’ı bir türlü sevememişti. Binnaz da onu! O da Saniye’yi hep bir gölge olarak görmüştü etrafında.

Attığım her adımla bir, ortaya çıkan tahta gıcırtılarından ürktüm. Binanın duvarlarının üzerime göçme ihtimali vardı. Dışarıda yağmur yağmaya başladı. Ayaklarım beni Saniye’nin odasına götürdü. O’nun özenle doldurduğu çeyiz sandığının yeri, tıpkı diğer eşyaların yerleri gibi boştu. Belleğim onu hıçkırıklar halinde bulduğum o güne götürdü. Aynur’la oynamak için ara kapıdan onların avlusuna geçmiştim. Kara bir kazan avlunun ortasında kaynıyordu. Burnuma kirli çamaşır ve kil kokusu çabuk ulaştı. Binaya girdim. Odalar boştu. İkinci kata çıktım. O’nun kapısının aralık olduğunu gördüm. Sedire oturmuş, sırtını duvara dayamıştı. Elinde bir şey vardı. Kapıyı hafifçe araladım. Beni fark etmedi. Daha dikkatli bakınca elindeki şeyin; fil desenli kanaviçe işlemeli bir yastık örtüsü olduğunu anladım. Kırışık örtüyü gözyaşlarıyla epey ıslatmıştı. Onu durmadan kokluyordu.

Ben o eve vardığımda, doğruca Muzaffer amcanın oturduğu odaya koşardım. O beni hemen yanına oturtur ve okulumu sorardı. Karne parası diye elime birkaç kuruş sıkıştırırdı. “Gel bakalım büyümüşsün sen. Hadi oyna şu “Elmaların Yongası” türküsünde de bir görelim seni!” derdi. Aynur’la beni odanın ortasına alır, oynamalarımızı seyreder ve alkış tutardı. Sonra Aynur’la hızımızı alamaz avluya koşardık. Bizi kahkahaya boğacak başka şeyler bulup, içimizdeki yoğun enerjiden kurtulmaya çalışırdık. Biz çıktıktan sonra kaseti değiştirirdi; “Sevemedim kara gözlüm...” gibi üzüntülü şarkılar çalardı.
Her taraf örümcek ağıyla kaplıydı. Onca insan nereye gitmişti? Muzaffer amcanın ailesi ve televizyon seyreden komşular… Geniş hol pek çok odaya açılıyordu. Bu sefer ayaklarım Muzaffer amcayı son kez gördüğüm odaya götürdü beni. İşte o zaman sessizlik bozuldu ve içerdekiler konuşmaya başladı. O yatağındaydı. Duvara dayalı fil desenli yastığa kafasını dayamıştı. Pek çok insan onun başında bekliyordu. Beni görünce iri dudakları yana yayıldı. Bu durum çok sürmedi. Ağlamaya başladı. Çok geçmedi. Bir kahkaha nöbetine girdi. Kahkahaları ve ağlamaları sürekli yer değiştirdi. O’nun varlığımı algıladığını, bana yönelmiş sevgi dolu bakışlarından anlıyordum. Birkaç gün sonra onun felç olduğunu duydum.

Bir gün o evden yine helva kokusu geldi. Yüreğimiz burkuldu. Annemle hemen oraya koştuk. Yine aynı odadaydık fakat Muzaffer amca yerinde yoktu. Ev kalabalıktı. Şalvarlı kadınlar yerde bağdaş kurmuş, okunan dualara âmin diyorlardı. Sofralar kuruluyordu. Avludaki kazların çoğu kesilip pişirilmişti. Yer sofrasına yeni bir çanak konuluyordu, ardından boş olanı alınıyordu. En son önümüzden çekilen çanaktaki tek parça kaz etinde herkesin gözü kaldı. Şaşkındım. Yüreğim yanıyordu. Tek bildiğim bu evin artık eskisi kadar gözüme huzurlu görülmeyeceği idi. Aynur ve kardeşleri ağlıyorlardı. Binnaz ve Saniye, odada kendilerine bir köşe bulmuşlardı. Her ikisinin de alnında sarılı bir yazma vardı. En çok bağıran sanki Saniye’ydi. O kocasına sağken söyleyemediklerini, şimdi kimseye aldırmadan haykırıyordu; “Yaşayamadığım, ilk göz ağrım nereye gittin!”

Sonradan duyduğuma göre; Saniye kocasının ölümünden sonra akrabalarının yaşadığı başka bir köye taşınmış. Bir daha hiç evlenmemiş. Saçları ırgatlık yaparken erken ağarmış. Son günlerinde üç kuruşa muhtaç günler geçirmiş. Bir gün köylüler onu ortalıkta göremeyince, merak edip evine varmışlar. Sonrasında gördüklerine inanamamışlar.

Binanın boyası dökülmüş ahşap kapısını kapatırken, aslında dağarcığımdaki o evdeki kapıların hep açık kalacağını biliyordum. Bu ev her anımsayışımda yüreğimi hem aydınlatacak, hem de bir o kadar karartacaktı.

Yıllar sonra, babama çok şey borçluydum. Aldığım eğitim sayesinde, yaşam bana ters döndüğünde, onun rüzgârını istediğim yöne çevirebilirdim.
Yağmur durmuştu. Beni kapıda bekleyen ihtiyar babama sıkıca sarıldım. Islak bir güvercin kafama pisledi. Babam, cebindeki mendili bana uzatırken, “Uğurdur,” dedi. Güldük. Anahtarı ona geri verdim. “Yeter ki burası yıkılırken, ben görmeyeyim baba!” dedim. Saniye’yi odasında yalnız buldukları o an’a gittim. Dağarcığıma yaşamın vicdansızlığını çeken o sabır taşının heykelini diktim.

Köylüler akşam alacakaranlığında Saniye’yi yatağında yatar vaziyette, yazması çenesinin altından geçirilerek başının üstünde sıkıca bağlanmış halde bulmuşlar. Gözleri cansız biçimde tavana bakıyormuş. Anlaşılan o ki; o öleceğini önceden hissetmiş ve bulunduğunda ağzı açık kalmasın diye, yazmayı kendisi bağlamıştı. Biliyordum ki bu süreçte o, kayıp güvercinlerine kavuşmayı sabırsızlıkla beklemişti.



Kezban ŞAHİN TAYSUN
_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Cum Şub 12, 2010 13:41    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

GÖZ KAVANOZU


Herkes gitti. Evdeyim. Sesi kısılmış, yorgun bir sabahı yudumluyorum. Oğlan okul servisine binerken nasıl da boynuma sarıldı. Yarı kapalı, uykulu gözleri içimi eritti. Anne olmanın kıvancı sırtımı dikleştirip, boyumu uzatıyor, dudaklarımı ileriye üfürülecek güçlü fırtınaların kaynağı gibi hissetmeme neden oluyor. Oysa ince yapılı, uzun boylu binaların mantolanmış, korunaklı duvarlarını taşıyorum sırtımda. Evlerden, duvarlardan, iki ters bir yüzlerden örülme dört tarafım.

Eskiden yaşadığım apartmanda alt katta oturan bir kadın vardı. Asık yüzlü, kara saçlı Memduha. Ben yürüdüğüm zaman uyuyan bebeğinin korktuğunu, gözlerini kocaman açıp ağladığını iddia ederdi.Elinde süpürge sapıyla gezerdi sanırım. Her dakika süpürgeyi kaldırır ‘dan dan dan’ tavana vururdu. Ardından kapıma dayanır, başlardı bağırmaya…’şikâyet edeceğim sizi, mahsus yapıyorsunuz, uyandırıyorsunuz hep yavrumu ‘ diye… O da kiracıydı, ben de… Sonunda dayanamayıp ev sahibine gittim. Durumu anlattım. Meğer Memduha bebeğini yıllarca önce bir yangında kaybetmiş, ardından kendini… Üzüldüm, sustum, ne yapabilirdim. Karınca adımlarım o evden kalmadır. Sonra başka bir ev buldum. Taşınırken apartmana son kez bakmak için kafamı kaldırdığımda, zavallı kadının cama düşen gölgesini gördüm. Kucağında hayali bir bebeği sallıyordu.

Ne çok ev var. Duvarlar ve duvarların içindeki kadınlar. Gördüklerim, hissettiklerim ve bilmediklerim… Nerden de takıldı aklıma şimdi sabah sabah eski evim. Neyse gidip odaları havalandırayım biraz. Kış olmasına rağmen dışarıda ılık bir güneş var. Ohhh… Yüzümü güneşe tuttum, kollarımı açık camın kenarına dayadım. On birinci kattayım. Aşağıya bakıyorum. Cüce evler memleketine. Dip dibe yaşıyoruz. Ama yağmur yağdığında, nehir gibi coşup aşağı akan o sokaklarda bir kez olsun yürümedim. Sadece seyrediyorum. Sera naylonlarının kenarlarına taş parçaları tutturulup kaplanmış derme çatma çatıları görüyorum. Bir damın üzerine de eski bir halı atılmış, etrafı kiremitlerle çevrilmiş. O halı çatının su geçirmesini nasıl önlüyor acaba? Mahallenin en tepesindeki uzun bir kavak ağacıyla yanındaki minare yılmaz bekçiler gibi bekliyor burayı. Bulutlar yol yol olup akmaya hazırlandığında bu tek ağaç ve minareden başka korunakları yok gibi geliyor bana. Bilinmez sokakların, kış güneşine doğru yükselen kömür kokulu dumanları varlıklarını seslendiriyor. Tam bizim sitenin demir parmaklıklarının dibindeki evin düz damında güvercin besliyor bir adam. Küçük tahta taburesini altına çekip onları yukarı salıyor. Uçuşuyorlar, sonra yuvalarına dönüp adamın saçtığı yemleri yiyorlar. Adam keyifle arkasına kaykılıyor böyle anlarda. Karısı dışarı çıkıyor. Evin önüne kurdukları çardağın altına bir demlik dolusu çay getiriyor. Kadınlar oturuyorlar. Yün yeleklerine sarınıp, uzun eteklerini çekiştiriyorlar. Yemenilerini tekrar tekrar yanaklarının kenarına sıkıştırıp utangaç kahkahalar atıyorlar. Kat kat giyinmiş, kafaları traşlı oğlanlar, örgülü saçlı kızlar çığlık çığlığa saklambaç oynuyorlar. Terden pembeleşmiş yüzlerini, neşeyle gülen dudaklarını izliyorum. Pembe boyalı ev sessiz bu saatlerde. Akşam olunca başlarlar gene bağrışmaya. Kadın çok cırtlak. Evde ne bulduysa kafasına fırlatıyor adamın. Konu komşu dışarı fırlıyor. Adamı kadının elinden kurtarmaya çalışıyorlar. Kadın sürekli küfür ediyor. Ama ne küfürler, yüz kızartıcı, vurucu, delici, oyucu, korkunç şeyler söyledikleri… Adam iki yana sallanıyor. Dili dolaşıyor sarhoşluktan. Kadının söylediklerini anladığını bile sanmıyorum. Arada bir iki hamle yapıyor kadına doğru. Komşuları yakasından tutup uzaklaştıryorlar. Polis arabasının sirenini duyuyoruz ardından. Araba ‘ naaani naaani ‘ diyerek yanaşıyor, pembe evin kenarına. Telsiz sesleri geliyor kulaklarımızı. Zabıtlar tutuluyor, sözler veriliyor. Polisler bıkkın bıkkın dönüyorlar arabalarına, sonra komşular uzaklaşıyor birer birer. Biz apartmanlardaki yabancılar pencerelerimizi kapatıyoruz. Evet, bayanlar, baylar bu gece ki programımız sona ermiştir. Yarın gece ‘ sevgili ailem ‘ programında yeniden buluşmak üzere diyor sunucu kız, tek gözünü kırparak. Yatmaya hazırlanıyoruz. Gece delici bir sessizliğe bürünüyor. Sabah sabah cam kenarında neler de geliyor aklıma. Hay Allah. Yapacak yığınla işim var hâlbuki.

Sırtım ürperdi. Pencereyi kapadım. Kendi kendime söylenerek mutfağa yollandım. Cüce evler memleketine her bakışımda yeni bir şeyler ekleniyor biriktirdiklerime. Yatak odamın penceresinin altında gece gündüz uzanan bu yabancı dünya iliklerime kadar düşündürüyor beni. Elimi uzatsam hepsini avucuma dolduracak kadar yakın, bir sinema salonunu dolduran görüntüler kadar da uzak bu memleket bana. Arkadaşlarım kızıyorlar anlatmaya çalıştığımda… - ‘Sana ne pembe boyalı evden, sana ne yemenili kadınlardan, ne diye bakıyorsun, saçmalama Allah aşkına’ deyip gülüyorlar. Oysa saçlarımıza sinen soğan kokusu değil mi bizi birleştiren ve ayrıldığımız en can alıcı nokta soğanı kavurduktan sonra yemek yapabilmek için tencereye eklediklerimiz?

Ahhh elim yandı. Bu meret ne çabuk ısındı böyle. Duman içinde kaldı mutfak. Camı açmalıyım. Mutfağın camı diğer apartmanlara bakıyor. Kapalı perdeler, temizlikçi kadınların elinden geçmiş pırıl pırıl camlar, aşağıda dizi dizi arabalar. Kapalı kutularda yaşıyor herkes. Daha önceki evimin alt katındaki Memduha ‘nın derdini önceden bilseydim, hiç değilse onunla konuşmayı denerdim. Kaybettiği bebeği için birlikte ağlayabilirdik. Evet, en azından bunu yapabilirdim. Pirinç kavanozunu nereye koymuştum ben? Bulamıyorum. Benden başka kimse ilgilenmez bu evde kavanozlarla. Ben de işte neyi nereye koyduğumu unutup duruyorum. Darmadağın oldu dolap. Mercimek, tarhana,geçen yıldan kalma ayva reçeli,pudra şekeri,göz kavanozu. Herşeyi boşaltıp yeniden yerleştirmem gerekecek. Mercimek böceklenmiş galiba.Yok canım, bana öyle geliyor.Karanlık ve serin bu dolabın içi.Bir şey olmaz. Göz kavanozum da dolmak üzere. Uzun zamandır biriktiriyorum içindekileri. Burada saklıyorum. Kimsenin haberi yok. Morlu, yeşilli, sarılı, turkuazlı, derin, saydam, çocuklu, anneli, saf, sabunlu, kirli çeşit çeşit gözlerim. Duvarların ardından gördüğüm dünyaya açık hepsi. Bir gün tamamen doldurduğumda yatak odasının camından aşağı atacağım. Rengârenk gözlerim arkadaki sokağa saçılacak. Yokuş aşağı uzanan dalgaların arasından akacaklar. Sabırla bekliyorum. Biriktiriyorum. Başka kadınların da benim gibi gizli saklı köşelerinde dağılmayı bekleyen göz kavanozları var. İnanıyorum. Duvarların ardındaki kadınlar böyle görecek birbirini. Başkalarının gösterdikleriyle değil , kendi gözleriyle bakacaklar çevrelerine. Dolmuş, açılmış, meraklı gözleriyle. Hah işte pirinç burada. Mutfaktaki duman dağılmış. Şimdi camı kapatıp yemek yapmaya devam edebilirim.



Vesile Dilek
_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
sstuncel
admin@ozgurpencere.com


Kayıt: 13 Ekm 2005
Mesajlar: 8685

/>

MesajTarih: Cum Şub 12, 2010 13:45    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Ver

ÇATLAK YAVER


Bir gürültü koptu. Benim ödüm koptu. Dedemin sesi koptu.
“Öküz! Sana dök diyen mi oldu? Kırk yıldır adam edemedim seni. Madem yardım edeceksin, önüne baksana.”

Ben önüme baktım. Babaannem bahçedeki yeni yıkanmış beton taşların üzerinde yan yatmış, bol eteği yukarıda, lastikli paçalı beyaz donu ortada, tülbenti boynunda, terliğinin biri ayağında, diğeri firarda.
Babaannemin iki metre uzağında, dedemin tekmesiyle uçan, bayram için özenle kalaylanmış ibrik yuvarlanmış, tek gözü tek çeşme luk luk luk ağlıyordu.

Dedem kendi elleriyle yapıp yeşile boyadığı – zaten dedem her şeyi boyuyordu, tükenmez bir yeşil boyası vardı – alçak tahta oturağına çökmüş, tabanıyla alamadığı hızını bakışlarıyla tamamlıyordu.

Babaannem yerden yaşlı vücuduna inat çevik bir hareketle kalktı. Ürkek, çekingen, telaşlı, mahcup çocuk bakışlarıyla biraz ötede onu seyreden onlarca göze; torunlarına, oğullarına, gelinlerine, damatlarına, kızlarına bak(ama)dı ve tek terlikli kahraman, bahçedeki tek gözlü mutfağa seyirttti. Beni eritti.

Bayram nedeniyle yine hepimiz köye, babaannemlere toplanmıştık. Kimimiz İstanbul'dan, kimimiz Ankara'dan, çoğumuz da Konya'dan. Baharın erken gelmesi, özlediğimiz güneşin sıcaklığı, abimin dut ağacının altında çaldığı Pink Floyd şarkıları, babaannemin yumuşaklığına karışmış beni sarhoş etmişti. Yeniden kendime, dedemin “verin şunu! “ emriyle geldim.

Büyük halam koşarak dedemin yanına gitti. Yan yatmış, içi boşalmış ibriği kaldırıp şöyle bir salladı, biraz su kaldığına kanaat getirince, hızla dedemin yarım kalan abdestine su dökerek yardım etti. Dedem beddualar, pardon, dualar okuyarak sol ayağını da yıkadı. Bahçedeki tek gözlü mutfağın duvarına kocaman bir çiviyle asılan, kenarları pembe dantelli, ütülenmiş havluyu, halam, dedeme uzattı. Dedem yüzünü, ellerini ve ayaklarını sildikten sonra beyaz babaannemi, pardon, havluyu duvarın dibine fırlattı. Abdest almak için çıkarıp yanına koyduğu çorapları özenle giydi, gömleğinin kollarını indirdi. Halamın uzattığı ceketini ve kasketini alıp Allah'ın huzuruna çıkmak , ikindi namazını kılmak için camiye gitti. Annem hızla kalkıp arkasından bahçe kapısını itti, ciddi ciddi. Kapıyı incitti.

Herkes beyaz tülbentli kadının yanına gidiyordu. Kimi meraktan, kimi yürekten. Annem hariç, o yüreğini ağzına almış acı acı çiğniyordu.

Mutfağa girdiğimde babaannem dedemi, pardon, baklavanın hamurunu yoğuruyordu vura vura.
“Yok bişiy. Sağ ayağına döktüm, sol ayağına dökerken size bakcam diye boşa dökmüşüm.”
“Anne baklavayı yarın yapacaktık?” dedi büyük halam.
“Ossun kızım. Daha akşama çok var. Siz akşam yemeği telaşıyla uğraşırken ben aradan çıkarı veririm. Yarın da temizlik börek derken anca. Biriniz şu cevizleri dövüversin bana. Hadi kuzum.”

Tek gözlü mutfağın bahçeye bakan penceresinden annemi görebiliyordum. Elindeki köpüklü bezi büyük dut ağacının altındaki uzun masaya habire sürtüp duruyordu. Beze o kadar çok deterjan dökmüştü ki masanın muşambasındaki meyve desenleri görünmüyor, sildikçe köpükle kaplanıyordu. Altında küçük bir havuz, etrafında saksıları olan çeşmede, bezini iyice çitileyip çitileyip yıkıyor tekrar tekrar masayı siliyordu. Annem hızını alamadı. Masanın etrafındaki beyaz plastik sandalyeleri de köpürtmeye başladı.

Yarım saat sonra bahçedeki sesler, nefesler azalmıştı. Amcalarım ve eniştelerim “şöyle bir dolaşmaya” çıkmıştı. Abim de çocukları toplayıp, kimilerini babamın arabasıyla kimilerini de bisikletleriyle köyün çıkışındaki gölete götürmüştü.

Bahçenin eve en uzak köşesinde bulunan iğde ağacının dibinde, havalar azıcık ısınınca çıkarılıp kar yağana kadar orada kalan üç tahta sandalye dururdu. Özel konuşması, gizli işleri olanlar,kuytu düşüncelere dalanlar o sandalyelere oturur bu alemden kısa süreliğine koparlardı.

Babaannemin en büyük evladı olan babam iğde ağacının müdavimiydi. Babamı ortalıkta göremeyenler onu, orada bulacaklarını bilirlerdi. Büyük halamın yaptığı sade Türk kahvesini götürdüğümde, babamı alemi, pardon, annemi seyrederken buldum. Zaten az konuşan, hep düşünen duygusal babam hep annemi seyrederdi.

Annem sandalyelerin pisliklerden arındığına kanaat getirince, masanın etrafını da koskocaman bir daire şeklinde süpürmüş, özenle akşama hazırlanıyordu. Duvar diplerinden topladığı kır çiçeklerini, gülleri ve kadife çiçekleri her zaman yaptığı gibi makasla uzunlu kısalı keserek cam bir vazoya yerleştiriyordu.

“Anneciğim, çok güzel gelincikler de var, onlardan da toplayım mı?”
“Gelin(cik)ler çok narin olur, pamuğum. Çabuk solarlar......onlar koparmaya gelmez.”

Yetmiş yaşına gelen dedemin en az kendisi kadar yaşlı olan Mercedesinin sesini duyduk. Hepimiz olduğumuz yerde durduk. Motor sesi durmadı, çalınan korna yürekleri hoplattı. Büyük halam mutfaktan ok gibi fırlayıp sokağa koştu. Çok geçmeden, önce dedemin arabasının gittiğini sonra da halamın bittiğini gördüm. Nefes nefeseydi.

“Babam kasabaya biraz daha çikolata ve hoşaf için kara üzüm almaya gidiyormuş. Çocukları da götürmek için uğramış.”
“Evde dünya kadar kara üzüm var.”

Üzüm var da babaanneciğim bize bakacak yüzü mü var? Bırak alsın kara yüzünü de üzüme gitsin.
Aklasın dedem. Saklasın dedem.

Normalde bütün ışıklar yandığında yeterince aydınlık olan bahçeye annem, babama, amcalarıma, eniştelerime emirler vererek, yeni kablolar çektirdi, yeni ampuller taktırdı. Bahçeyi ışıl ışıl ışıldattı.

Upuzun yemek masası krallara layık bir özenle hazırlandı. Herkes akşam yemeği için masada yerini aldı. Annem, yengelerim, halalarım arada bir kalkıp mutfaktan sırası gelen yemekleri getirip servis yapıyorlardı.

“Anneee! Anne, boynuna ne oldu senin?”
Annem babaannemin boynunu açmaya çalışıyor, babaannem de ısrarla tülbentiyle kapatıyordu.
“Yok bişiy kızım. Yok bişiy.”
Masadakilerin kimi yemeğine devam ediyor , kimi de babaannemin yanına toplanıyordu.

“Hep senin yüzünden”, diye gülüyordu dedem.
“Nasıl yani? Ne demek şimdi bu?”, dedi annem.
Babaannemin boynu enine bir parmak kalınlığında tasma gibi yara olmuştu. Sanki biri iple boğmaya çalışmış son anda da vazgeçmişti.
“Baba Allah aşkına söylesene! Ne yaptın anneme?”
“Hani sen her gelişinde ananın bıyıklarını, çenesini ağda mı diyorsunuz ne diyorsunuz onunla alıyorsun ya?”

Annem ve biz dedemin nereye varacağını kestiremeden, gülerek anlatmasına da bir anlam veremeden nefeslerimizi tutmuş dinliyorduk. Dedem durdu. Annem kudurdu.

“Baba, ne diyorsun sen?”
“İşte. Ben de sana iş çıkmasın diye ananın bıyıklarına ve çenesine kolonya döktüm......kibritle de yaktım. Bak güzel olmamış mı?”
“Baba! Şaka mı bu? Delirdin mi sen? Ya boynuna? Oraya ne oldu?
“Dedim ya kız. Kolonyayı fazla dökmüşüm. Çenesinden akan kolonya gıdığında toplanmış. Yandı işte.”

Annem babaannemin boynunu elleri titreyerek inceliyor, babaannem de annemin yanaklarından çenesine akan yaşları tülbentinin ucuyla siliyordu.

Hangisini daha çok sevdiğime hiçbir zaman emin olamadığım bu iki kadının hali, o güne kadar hiç bilmediğim bir düğümü boğazıma doladı. Önümde duran sütlaç tabağım sulandı.

“Kızım. Pamuk kızım? Sütlacını yemeyecek misin?”
Tam karşımda oturan dedemin önüne sütlaç tabağımı hafifçe ittim. Dedem göz yaşlarımı yedi.

Babaannemle dedemin yanında kimse sigara içmezdi. Üçlü koloni, iki yengem ve küçük halam, sigara içmeye de beraber giderlerdi. Masada oturan babaannemle dedemin arkalarının dönük olduğu en uzak yeri seçmiş sigara içiyorlardı. Annem sırtında babaannemin ördüğü siyah şalı onlara doğru yürüdü. Ben de annemi takip ettim. Küçük halam ve yengelerim gülüşerek bir şeyler konuşuyorlardı.

“Bana da bir sigara versenize.”
Büyük yengem sigarayı anneme uzatırken:
“Abla suç sende tabi. Adam kıllı sever, kılsız sever. Ne diye sen ...”
Annem öyle bir baktı ki yengeme, iki yeşil el bombasını tam üstlerine fırlattı.
“Size de eğlence çıktı, dimi! Patavatsız!”

Her taraf toz duman olmuş, ben de dumanların arasında kalmıştım. Kollar, bacaklar, kulaklar, havalara uçuştu. Annem hızlı hızlı yürüyerek merdivenlerden yukarı çıktı. İki katlı evin, iki kanatlı kapısını öyle bir çarptı ki sesle birlikte havadaki parçalar patır patır yere düşmeye başladı. Tam ayaklarımın dibine bir çift dudak düştü. Hala konuşuyordu.

“Ne dedim şimdi ben......biraz ortalığı yumuşatmak iste......”
Sağ ayağımı kaldırdım ve tam üstüne bastım, sonra da ayağımın ucunu sağa sola çevirerek iyice ezdim. Koşarak tek gözlü mutfağa girdim. Sivri dili, dikenli gülü, hatta kendisi bile olmayan büyük halam kızarmış gözlerle akşam bulaşığına çoktan başlamıştı.

“Halacığım ben de yıkayım mı?”
“ Olur pamuğum. Olur. Yıka. Her şeyi yıkayalım.”

O gece annem hiç bahçeye inmedi. Aşağıdakiler bahçenin ve gecenin tadını çıkardık. Küçük amcama ufaklıklar ateş yaktırdı. Abimin şarkılarına zaman zaman büyükler de küçükler de eşlik etti. Havanın biraz serinlemesine rağmen, dedem ceviz ağacının altına salıncak kurdu, hatta bir ara kendisi bile sallandı. O kadar neşeliydi ki iğde ağacının altından gelen rakı kokularına bile sesini çıkarmadı hacı dedem. Zaten onun derdi babaannemleydi. Annem hep öyle derdi.

Bahçeyi ilk terk eden babaannem oldu. Dedem arkasından seslendi:
“Çık çık! Çık da seni biraz daha şımartsın o çatlak gelinin!”
Annem çatlaksa ben de büyüyünce çatlamak istedim.
Sabahleyin küçük halamın gevrek sesiyle uyandık:
“Püüff! Ne biçim kokuyor bu oda. Sabaha kadar osurdunuz mu siz? Hadi! Kalkın! Kahvaltı masası bir saattir sizi bekliyor. Yarın bayram. Bugün temizlik var. Hala uyuyor musunuz siz? Valla üstünüze su dökerim.”

Babannemin evinde en sevdiğim üst kattaki sedirli odada altı kişi yatmıştık. En çok güneş alan bu odanın bütün camlarını, halam yer yataklarında da yatan kuzenlerimin üstüne basmamak için atlaya atlaya açtı. Camların açılmasıyla içeriyi babaannemin her zaman kahvaltı için özel yaptığı sıcak katmer kokuları sardı. Annemin olmazsa olmazı süzme kahve kokuları da geliyordu. Radyoyu da bahçeye çıkarmışlar, annemin sadece Türk Sanat Müziği çalan istasyonundan şarkılar geliyordu. Ne zaman bu şarkı çalsa annem radyonun sesini biraz daha açardı. “Söyleyemem derdimi kimseye derman olmasın diye.”

Üç dört yıl önce anneme soramadığım soruyu abime sormuştum.
“Abi. Bu şarkıda dertli biri var, dimi?”
“Evet.”
“Ama derman da var, dimi?”
“Eveeet.
“Peki neden derdinin dermanını istemiyor?”
“Büyü bozulmasın diye.”
“Aaaa! Büyücüde mi var?”
“Üff, git başımdan ufaklık. Senden iyi büyücü mü olur. Küçük cadı.”

O gün çoook düşünmüş ve noktayı koymuştum. Ya büyükler büyüdüklerinde ne istediklerini bilmiyorlar ya da ortalığı büyücülere bırakıyorlardı.

Bir saat sonra hummalı bir çalışma başladı. Erkekler ve çocuklar bahçeyi, kadınlar da evleri temizlemeye koyuldu. Kapılar, camlar, halılar, koltuklar siliniyor her taraf mis gibi sabun ve deterjan kokuyordu.

Büyük halamın “mola!” sesiyle herkes tek tek büyük masada yerini almaya başladı. Büyük halam “ taa İstanbullardan yapıp getirdiği” zeytin yağlı sarmaları ve çeşit çeşit pastaları da masaya bir güzel servis yapmış, çayları ve kahveleri de demlemişti. Sabahtan beri annemde bir gariplik vardı. Bazen dalıp gidiyor bazen de kendisiyle konuşanları dinliyor gibi yapıp dinlemiyordu. Bir ara kendi kendine güldüğüne yemin edebilirim.

Nihayet annem bombayı patlattı.
“Biliyor musunuz, annem çok güzel akordeon çalıyor. “
“Yaaaa! Öyle mi anneanne!”
“Babaanne gerçekten mi?”
“Gençken, evlenmeden önce çalarmış. Onu mu diyorsun abla?”
“ Hayır. Şimdi de çalıyor. Hatta akordeonu bile var.”

Babaannem anneme “fazla ileri gittin” der gibi baktı, ama gözlerindeki gizlemeye çalıştığı pırıltı anneminkinin aynısıydı. Hepimiz özellikle de torunları babaanneme yalvarıyorduk.

“Hadi babaanne. Hadi bize akordeonunu göster. Lütfen! Lütfen!”
Annem babaannemin elinden çekiyor, kulağına bir şeyler fısıldıyordu. Sonunda küçük bir ordu halinde merdivenlerden çıktık, evin üst katındaki sedirli odayı işgal ettik. Babaannem büyük bir anahtarla odanın köşesinde bulunan, üstü kalın mor kanaviçeli, kenarları dantelli, beyaz örtülü, oymalı sandığı açtı. Annem kalın ve kocaman bir bohça çıkardı. Sedirin üstüne özenle koydu. Bohçayı yavaş yavaş açtı. İçinden başka bir bohça daha çıktı. Onu da açtı. Hepimiz sevinç çığlıkları atıyorduk. Bunun bir şaka olmadığını, bahçede kalıp yukarı çıkmayan büyüklere bir an önce söylemek isteyen kuzenlerim, merdivenleri ikişer üçer inerek bağırıyorlardı.

“Geliyooor! Geliyooor! Babaannemin akordeonu geliyor. Anne ! Amca! Babaannemin gerçek bir akordeonu var! Gerçek ama!”

Köyümüzdeki düğünlerde gördüğüm akordeonlardan çok daha küçüktü ama çok, çok güzeldi. Odadan çıkmadan önce, babaannem akordeonun en üstündeki uzun beyaz tuşu hafifçe kaldırdı. Tuşu yerinden çıkardı. Oyuk yerden sararmış, kat yerleri pörsümüş bir kağıt çıkardı ve gizlice anneme verdikten sonra tuşu yerine koydu. Annem kağıdı cebine koydu. Neler oluyordu?

Annem, babaannemi dün bahçede köpük köpük yıkadığı beyaz sandalyelerden birine oturttu ve akordeonu kucağına verdi. Akordeonun boyun kayışını bağlamak istedi ama yarası acır diye vaz geçti.” Böyle de çalarsın dimi anne” bakışları onay alınca, bomba patladı.

Sevinç çığlıkları, açılan ağızlar, şeş beş olmuş gözler, şaşıran duygular...... Babaannem akordeonu çalmıyor adeta konuşturuyordu. Ne çok söyleyeceği şey varmış meğer. Kendine gelen ortaya çıkıp oynamaya başladı. Yöresel ezgiler çalan babaanneme önce babam, yengelerim, halalarım, eniştelerim, oynamayı bilen bilmeyen herkes eşlik ediyordu. Küçük amcam bir ara ambarların birinden getirdiği boş meyve sandıklarını kırdı ve tahtaları da birbirine vurarak tempo tutmaya başladık.

Oynayanlar arada bir babaannemin yanağına bir öpücük kondurup figürlerine devam ediyorlardı. Babaannemi hiç ama hiç böyle mutlu görmemiştim. Çaldıkça güzelleşiyor, çaldıkça gençleşiyordu. Annem, babaannemin oturduğu sandalyenin arkasına geçmiş, iki elini babaannemin omuzlarına koymuş, gururla olup biteni ayakta izliyor sık sık da bahçe kapısına bakıyordu .

Birden müzik durdu. (Baba)anneme baktım ikisi de aynı yöne bakıyordu. Dedem gelmiş, kıpırdamadan tam da dün abdest aldığı yerde heykel gibi duruyordu. Annem akordeonu babaannemin kucağından alıp kendi kucağında tuttu. Akordeonu öyle tutuyordu ki akordeondan kurşunlar çıkıp dedemi vurmayınca çok şaşırdım.

“Çatlak, nerden çıktı şimdi bu?” dedi dedem.
“Dedeciğim bak, anneannemin akordeonu var. Çok güzel çalıyor. Sana da çalsın mı?”

Dedem arkasını dönüp, çıkıp gitti. Az sonra da Mercedesinin sesini duyduk.
Dedemin lafına anlam veremiyor, neden kızgın bir şekilde çekip gittiğini yorumlamaya çalışıyor, işin içinden çıkamıyorduk. Annemin başı biraz daha dikleşmiş, boyu sanki biraz daha uzamış, yüzünde de zafer kazanmış bir komutan edası vardı.

“Babaanne nerden aldın bu akordeonu? “
“Çok eski oğlum, ......genç kızlığımdan beri var.”
“Peki neden çalmadın hiç anneanne? Nerden almıştınız?”
Annem araya girdi:
“Çok uzaklardan gelmiş ..... yıllar önce. Hediye. Bugünlük bu kadar yeter. Hadi, daha işimiz bitmedi, temizliğe devam. Hadi!”

Annem kucağında akordeon, babaannemle birlikte yukarı çıktı. Ben de arkalarından yavaşça gittim. Komutanları, pardon, ikisini sedirin üzerinde alçak sesle konuşurken buldum. Aralık kapıdan iste(mi)ye iste(mi)ye dinledim.
“Kızım. Baban bu akordeonu siz gittikten sonra ya parçalar ya da yakar.”
“Benim alıp gittiğimi söylersin.”
“ ..........inanır mı dersin?”
“İnanır. İnanır......korkma sen. Sakın korkma”
“ .....gerçekten de sen alıp götürsen mi ki?”
“Seni nasıl ayırırım akordeonundan ....... zaten bütün bunların benim başımın altından çıktığını çok iyi biliyor o. Senin cesaret edemeyeceğini de biliyor..... yalnız akordeonun yerini değiştirelim. ....... çatıya saklayalım”.

Parmaklarımın ucuna basarak koşa koşa bahçeye indim. Babaannemin akordeon çalarken oturduğu sandalyeyi tam merdivenlerin karşısına koydum ve ikisinin inmesini bekledim. Onlara sora(maya)cak sorularım vardı.

Biraz sonra tek terlikli, tasmalı, yaralı komutan ve bomba uzmanı çatlak yaveri merdivenlerde göründü. Yaver komutanının koluna girmiş onurla, gururla, zaferle, başları dik, yavaş yavaş iniyorlardı. Onlara çatlak bir bandonun çatlak bir şarkıyla eşlik ettiğine yemin edebilirim.

Soru sormaktan vazgeçtim. Ben de oturduğum yerde biraz çatlamıştım.



Necla Altıncaba
_________________
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.
Kullanıcı profilini gör Özel mesaj gönder
Mesajları göster:   
Yeni Başlık Gönder   Cevap Gönder    ÖZGÜR PENCERE Forum Ana Sayfası -> Kadın Öyküleri Yarışması Tüm saatler GMT +1 Saat
1. sayfa (Toplam 1 sayfa)

 
Forum Seçin:  
Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız
ezSerenity template - a boo design Original ezSerenity theme by boo ©2004 www.ez-life.net
Powered by phpBB © 2001, 2002 phpBB Group
Özgür Pencere Forumları